17 Ağustos 2012 Cuma

İYİ BAYRAMLAR

Ön sırada oturan Rıfat bu gün hiç yerinde durmuyordu. Kıpır kıpırdı. Gözü dışarda ,otogarda yolcusunu bekleyenler gibi, okulun bahçesine giren herkesi süzüyordu. Otogarda da yolcu otobüsleri indirme peronlarına yaklaşırken, bekleyen kalabalık hareketlenir, firma ismi okunacak kadar yaklaşınca otobüse doğru hamle yapılır. Eğer yolcular arasında beklenenler görülmezse geriye çekilinir. Şayet firma, plaka bazen de renk kontrollerinden sonra gelen otobüs beklenen ise yolcularla göz teması kurma çalışmaları başlar. Araç durduğunda kapıya mümkün olan en yakın noktada karşılama merasimi yerini alır. Rıfat da bahçe kapısında birisi belirdiğinde hareketleniyor  ve oflayarak nöbetine devam ediyordu. Tabi bu durum öğretmenin gözünden kaçmıyordu. Sabrı tükenen öğretmen patladı " Rıfat dersi dinlemeyeceksen bahçeye çıkabilirsin!" dedi. Önce kızardı Rıfat kafasını kaldırdı ama cevap da veremedi. Sınıfdaki sessizliği gene öğretmeni bozdu: "Ne o cevap da yok? Kim var bahçede oğlum kimi bekliyorsun?"  Rıfat " Şey dedemi bekliyorum da. Bu gün okuluma beni ziyarete gelecek de ondan yani dışarı bakıyorum." diyebildi. Derken imdadına zil sesi geldi herkes teneffüse çıktı. Bahçeye indiğinde ise dedesi ve babasını onu beklerken buldu. Hızla yanlarına koştu. Sarılıp öpüştüler ve günlerdir, saatlerdir  beklediği hediyesini dedesinden aldı. Altın bir kola saatiydi. Koluna taktıklarında gene zilin sesi duyuldu ve herkes sınıflarına doğru koşturmaya başladı.
Sırasına oturduğunda herkesin gözü ondaydı. Rıfat da kol saatini göstermek için her şeye hazırdı. Saatin olduğu kolu kaldırmalar, çıkarıp isteyen herkese göstermeler, sık sık kurmalar… muradına ermiş bir çocuk olarak heveslerini tatmin ediyordu. 1980 li yılların başında saat çok önemli bir hediye idi. Pili olmadığı için kurulması gerekirdi. Genelde akşamları yatmadan kurulurdu ki gündüz saat olmadık bir zamanda durmasın. Artık herkesin ilgi odağıydı büyük bir zevkle gelen soruları cevaplıyordu.
“ Altın mı lan yoksa acayip parlıyor?”
“ Yok gümüş, tabi ki altın”
“ Kim aldı bu saati sana ?”
“ Dedem “
Gün Rıfat ‘ın günüydü. Sınıfa giren güneşi saatiyle etrafa yansıtmayı keşfetmesi çok sürmedi. Bense arka sırada film izler gibi seyrediyordum. İçimden, dedem sağ olsaydı bana da saat alır mıydı dedim. Çünkü babam dört yaşında babasız kalmıştı. Annem ise ben beş, altı yaşlarındayken babasını kaybetmiş. Anlayacağınız ben dede yüzü görmedim.  Zihnimin bir köşesinde her hangi bir kayıt yok anlayacağınız. Anneannemde ben bir yaşındayken vefat etmiş. Sadece babaannemi bilmiştim. Rıfat ‘ın sevinci aslında benim  içimi acıtıyordu. Ama bu da O’ nun suçu değildi.  
Nerden çıktı bu yazı derseniz yaşıtlarımdan hala dedesi, anneannesi ve ya babaannesi sağ olanlar var. Onların içinden atalarını ziyareti kesenler, kızabilenler vs. duydukça şaşırıyorum. Benim gibi hiçbirini görmeseydiler acaba gene böyle hoyratça davranırlarmıydı acaba? Kaybedilmeden de kıymetlerini bilin onların.
İyi bayramlar …

2 yorum:

  1. kesinlikle bu sözlere katılmamak mümkün değil. Naçizane önerim değerli büyüklerini kaybetmelerini beklemeden, uzun süre il dışı görev yapar ve görev icabı zaman ayırıp izin alamama engeline takılarak bu insanları görememenin ne demek olduğunu anlayacaklardır. Saygılarımla

    YanıtlaSil
  2. Ne kadar söylense de insanoğlu elindekilerin kıymetini ancak kaybettikten sonra anlıyor.Bu insanın yapısından kaynaklanıyor. Hiçbirimizin suçu değil. Ben de sizin gibi dedemin birini hiç görmedim, diğerini çok az hatırlıyorum, belki en kötüsü de babamı çok erken kaybettik. Bu çok kötü bir olay. Ancak yaşayanlar bilir. Allah kimse başına vermesin.

    YanıtlaSil