Ön sırada oturan Rıfat bu gün hiç yerinde
durmuyordu. Kıpır kıpırdı. Gözü dışarda ,otogarda yolcusunu bekleyenler gibi,
okulun bahçesine giren herkesi süzüyordu. Otogarda da yolcu otobüsleri indirme
peronlarına yaklaşırken, bekleyen kalabalık hareketlenir, firma ismi okunacak
kadar yaklaşınca otobüse doğru hamle yapılır. Eğer yolcular arasında beklenenler
görülmezse geriye çekilinir. Şayet firma, plaka bazen de renk kontrollerinden
sonra gelen otobüs beklenen ise yolcularla göz teması kurma çalışmaları başlar.
Araç durduğunda kapıya mümkün olan en yakın noktada karşılama merasimi yerini
alır. Rıfat da bahçe kapısında birisi belirdiğinde hareketleniyor ve oflayarak nöbetine devam ediyordu. Tabi bu
durum öğretmenin gözünden kaçmıyordu. Sabrı tükenen öğretmen patladı "
Rıfat dersi dinlemeyeceksen bahçeye çıkabilirsin!" dedi. Önce kızardı
Rıfat kafasını kaldırdı ama cevap da veremedi. Sınıfdaki sessizliği gene
öğretmeni bozdu: "Ne o cevap da yok? Kim var bahçede oğlum kimi
bekliyorsun?" Rıfat " Şey
dedemi bekliyorum da. Bu gün okuluma beni ziyarete gelecek de ondan yani dışarı
bakıyorum." diyebildi. Derken imdadına zil sesi geldi herkes teneffüse
çıktı. Bahçeye indiğinde ise dedesi ve babasını onu beklerken buldu. Hızla
yanlarına koştu. Sarılıp öpüştüler ve günlerdir, saatlerdir beklediği hediyesini dedesinden aldı. Altın
bir kola saatiydi. Koluna taktıklarında gene zilin sesi duyuldu ve herkes
sınıflarına doğru koşturmaya başladı.
Sırasına oturduğunda herkesin gözü ondaydı. Rıfat
da kol saatini göstermek için her şeye hazırdı. Saatin olduğu kolu kaldırmalar,
çıkarıp isteyen herkese göstermeler, sık sık kurmalar… muradına ermiş bir çocuk
olarak heveslerini tatmin ediyordu. 1980 li yılların başında saat çok önemli
bir hediye idi. Pili olmadığı için kurulması gerekirdi. Genelde akşamları
yatmadan kurulurdu ki gündüz saat olmadık bir zamanda durmasın. Artık herkesin
ilgi odağıydı büyük bir zevkle gelen soruları cevaplıyordu.
“ Altın mı lan yoksa acayip parlıyor?”
“ Yok gümüş, tabi ki altın”
“ Kim aldı bu saati sana ?”
“ Dedem “
Gün Rıfat ‘ın günüydü. Sınıfa giren güneşi
saatiyle etrafa yansıtmayı keşfetmesi çok sürmedi. Bense arka sırada film izler
gibi seyrediyordum. İçimden, dedem sağ olsaydı bana da saat alır mıydı dedim.
Çünkü babam dört yaşında babasız kalmıştı. Annem ise ben beş, altı
yaşlarındayken babasını kaybetmiş. Anlayacağınız ben dede yüzü görmedim. Zihnimin bir köşesinde her hangi bir kayıt yok
anlayacağınız. Anneannemde ben bir yaşındayken vefat etmiş. Sadece babaannemi
bilmiştim. Rıfat ‘ın sevinci aslında benim içimi acıtıyordu. Ama bu da O’ nun suçu
değildi.
Nerden çıktı bu yazı derseniz yaşıtlarımdan hala
dedesi, anneannesi ve ya babaannesi sağ olanlar var. Onların içinden atalarını
ziyareti kesenler, kızabilenler vs. duydukça şaşırıyorum. Benim gibi hiçbirini
görmeseydiler acaba gene böyle hoyratça davranırlarmıydı acaba? Kaybedilmeden
de kıymetlerini bilin onların.
İyi bayramlar …
kesinlikle bu sözlere katılmamak mümkün değil. Naçizane önerim değerli büyüklerini kaybetmelerini beklemeden, uzun süre il dışı görev yapar ve görev icabı zaman ayırıp izin alamama engeline takılarak bu insanları görememenin ne demek olduğunu anlayacaklardır. Saygılarımla
YanıtlaSilNe kadar söylense de insanoğlu elindekilerin kıymetini ancak kaybettikten sonra anlıyor.Bu insanın yapısından kaynaklanıyor. Hiçbirimizin suçu değil. Ben de sizin gibi dedemin birini hiç görmedim, diğerini çok az hatırlıyorum, belki en kötüsü de babamı çok erken kaybettik. Bu çok kötü bir olay. Ancak yaşayanlar bilir. Allah kimse başına vermesin.
YanıtlaSil