14 Kasım 2012 Çarşamba

BİR DOĞUM GÜNÜ HİKAYESİ


 

Jandarma komando bölükleri için tek katlı u harfi şeklinde binalar yapılmıştı. Unun bir ucunda komutanlık ve idari kısım, diğer ucunda kantin ile gazino ortası ise yatakhane olarak kullanılıyordu. Bu tip bina ortasında üç tarafı çevrili güvenli bir boşluk sağlıyordu. Eğitim, spor ve operasyon öncesi son kontroller için kullanılıyordu. Havanın kararmasıyla gündüzün kavurucu sıcağı yerini akşam serinliğine bırakıyordu. Hakim tepeye kurulu askeri birliğin rütbelilere ait gazino da çalan telefonu duyan yoktu. Üzerindeki hücum yeleğini düzelterek içeri giren Oktay uzman çavuş telefonu kaldırdı.

“ Alo, Oktay uzman, kimi aradınız? “

“ Onur asteğmeni, ben annesiyim de “

“ Evet, tamam teyze ben şimdi çağırayım oğlunuzu, O da içeri girdi zaten bir saniye veriyorum telefona, iyi akşamlar. Asteğmenim telefonun var! “

“ Tamam geldim, alo buyurun “

“ Doğum günün kutlu olsun yavrum! Nice mutlu senelere “

“ Sağol annem, hep beraber inşallah “

“ Herkesin sana çok selamı var, nasılsın iyimisin? “

“ Çok şükür, sağlığım yerinde sizde ne var ne yok? ”

“ Biz hepimiz çok iyiyiz. Şey haberlerde senin oralardan bahsetti, operasyonlar devam ediyor diyor biraz telaşlandıkta seninle alakası var mı ? “

“ Yok haberim biliyorsun geleli bir hafta oldu daha yeni etrafı tanıyorum. Haberlerden mi duydun ne zaman olmuş. “

“ Dün akşam dinledik aslında senin ilçeye yakın ama demek haberin yok. “

“ Kıdemli arkadaşlara bir sorarım neymiş diye “

Bu arada Ahmet astsubay gazinonun kapısından işaret edip duruyordu:” hadi artık, komutan gelmek üzere”

“ Tamam iyi akşamlar, ellerinizden öpüyorum, selamlar “

Telefonu bırakıp, tüfeğini omzuna attı ve hemen ön taraf da sıralanmış kamyonların arasında timinin başına geçti. Hemen askerlerini kontrol etti, herkes tamamdı eksik yoktu. Bu telefonu da atlattık bakalım dedi içinden. Evdekilerin gerginliği telefonda çok netti buna çare olarak beyaz yalanlar söyleyerek durumu geçiştiriyordu. Birliğe katılalı bir haftaydı ama iki adet küçük de olsa operasyon tecrübesine sahip olmuştu. Daha tüfeğini sınama fırsatı bile yakalayamamıştı. Telefonda bahsi geçen çatışma diplerinde olmuştu. İhtiyat birliği olduğu için o gece hazırda beklemişti. Derken bölük komutanı gözüktü. Hazır ola geçildi, yüksek tutuş emri ile silahların namlusuna mermiler sürüldü ve kamyonlara binildi.

Gecenin karanlığında yolda ilerlerken görünmemek için farlar sönük gitmeye alışmaya başlamıştı. Bu sayede etrafı daha iyi görebildiğini fark etti. Evdekiler acaba gerçekten sözlerine inanıyorlarmıydı? Ya da inanmış gibi yapıyordu. Bunu zaman gösterecekti daha önünde bir yılı var.

“Gittiği yere kadar” diye mırıldandı. Şoförün:” Bir şey mi dediniz komutanım?” sorusuna yok bi şey diyerek geçiştirdi. Gecenin karanlığı çökmüş gökte sadece yıldızlar görünüyordu. Aysız gece, en uygun operasyon dönemi zifiri karanlıkta sen görmekte zorlanıyorsan görülmen de zordur. Ses disiplini de sağlanırsa hedeflenen noktaya ulaşılırdı. Eğirdir dağ komando okulundaki ders notları aklına geldi. Eğitimler sonrası çok yorulduklarını tartışırlardı arkadaşlarıyla, halbuki terhisten sonra bir araya geldiklerinde bu sefer çiftlik olduğunu konuşacaklardı. Gerçek yorulmayı görev aldıkları bölgelerde göreceklerdi.

Birden kamyonlar yol kenarına park etmeye başladılar. Bu noktadan sonra yürünerek devam edilecekti. Önde tecrübeli tim, ortada ise kendisinin bulunduğu tecrübesi az olan tim ve arkada ise gene tecrübeli bir tim olduğu halde sıralanıldı. Herkes önündekini görecek mesafede araları açarak yürüyecek ve kesinlikle ışık, ses çıkarılmayacaktı. Timin ortasında yürümeye başladı, bölük komutanı ile yakın mesafedeydi aralarında iki asker vardı. Komutan telsizle konuşabilmek için zaman zaman mola veriyordu. Molalar dinlenme için gözükse de hemen askerlerini kontrol ediyor uyarılarda bulunuyordu. Sürekli rampa çıkılmasına rağmen yürüyüş hızının düşmediğini fark etti. Yavaş yavaş bir tepenin zirvesine yaklaşıyordu. Ama zirveye çıktığını sandığı anda önünde yeni bir zirve görünüyordu. Yürünülen dar patikaya iki ayağını yan yana koysa sığmayacağı kadar dar olan kesimlerinde tedirginliği artıyordu. İlk operasyonda su toplayan ayak parmakları iyileştiği için en azından acı hissiyatı azalmıştı. Zamanla nasır tutacaktı o parmaklar ve izlerinin silinmesi yılları bulacaktı.

Ani bir duruş ile irkildi herkes, zirveye yaklaşmadan olmasının sebebi birazdan anlaşılacaktı. Bölük komutanın sesi telsizden geldi: “ çok sessiz bir şekilde tepeye yerleşilecek”

Bölük adımlarını daha dikkatli atarak ilerliyordu artık. Sanki parmak ucunda yürünüyordu. Bir şey olacağına dair içinde bir his vardı. Derken yanılmadığını fark etti. Bölük komutanı diğer bölüğün komutanı ile tepenin altındaki köye bakarak konuşuyorlardı. Bu iki adamın bir araya gelmesi sebepsiz olamazdı. Yanlarından geçerken komutanın postasını yanına çekti:

” Ne oldu? Niye durduk?”   

                “ Aşağıdaki köye girmek üzere olan bir gurup gördük. Ne yapacağımıza karar verecekler”

Süper, dedi içinden doğum günümü çatışarak geçireceğimi hiç düşünmemiştim.
devam edecek...

28 Eylül 2012 Cuma

Anzaklar ve biz

Australian and New Zealand Army Corps. Türkçe karşılığı Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu kısaca ANZAC Türkçeleştirdiğimiz şekliyle ANZAK. 1. Dünya Savaşında İngilizler için Çanakkale,Ortadoğu ve Avrupa da pekçok cephede savaşmışlar. Her sene Çanakkale Savaşlarının yıldönümlerin Ülkelerinden kalkıp Türkiye 'ye gelip Şafak Ayinlerini yapıyorlar. Dedelerinin mezarlarını görmek için yaşadıkları sıkıntıyı düşünün. Yaklaşık 24 saatlik uçak yolculuğu, İstanbul Çanakkale arası transfer,konaklama vs. Anzac ismini soyadı olarak da kullananlar var ayrıca. Sıkı durun bu anlattıklarım bir şey değil.Avusturalya da bu günler de yaşanan tartışmayı aktarayım. Çanakkale Savaşlarının 100. yıldönümü 2015 yılında, Avusturalya Hükümeti 8000 Yeni Zelanda 2000 kişi sınırlaması getirmiş. Niye Gelibolu daki alanın küçük olmasından. Müthiş tepkiler alınmış, sadece kan bağı olanlara izin verilse 1 milyonu geçer diye. Bu arada kan bağı olmayanlar isyan etmiş. Kura çekimi ve kontenjanın arttırılması tartışılmaya başlanmış. Bir sömürge ordusu olmakla gurur duymak.
Bu haberi okuyunca aklımdan onlarca şey geçti. Keşke Milli Bayramlarda Çanakkale, Sakarya hatta Yemen,Mısır (Kanal Savaşları) daha aklıma gelmeyen, pek çok şehidimizin kanının suladığı yerlere geziler olsa.Çocuklarımız,biz kitabı açıp okumanın yanında o havayı koklasak, ayak basıp çekilen acıyı sıkıntıyı görsek diyorum. Okumak güzel ama Yemen sıcağının teni kavurması başka bir şey. Daha da önemlisi tarihe yön vermiş bir milletin evladı olarak geçmişimizle olan kopukluğumuz üzdü. Dedesinin mezarını bilmeyenler var. Çanakkale Savaşı Anzaklar için bana göre ise Çanakkale Destanı.
Dünyanın bir ucunda birileri köle gibi savaşmış dedesiyle övünüyor. Dünyanın merkezi sayılacak bölgenin sakinleri bizler onları seyrediyoruz.

26 Ağustos 2012 Pazar

FENERBAHÇE CUMHURİYETİ

25.8.2012 Cumartesi günü oynanan Fenerbahçe Gaziantep maçı skorundan çok Başkan Aziz YILDIRIM' ın açıklamaları ile akılda kaldı. Başkanımız hem Türk Futbolu hem de Fenerbahçe için çok yerinde bir müdahale yaptı. Alex için yapılan tezahuratların yanlış olduğunu onun  yerine tribünleri saha da ter dökenlere destek olmaya çağırdı.Takımın başında bulunan teknik kadroya sahip çıktı. Futbolumuzun geleceği için önemli bir dönüm noktası oldu.Yıllardır yabancı futbolcular,teknik adamlar ülkemize geldi. Ülkelerinde göremeyecekleri paraları ceplerine koydular ve bazen de hiç karşılığını vermeden ülkeyi terk ettiler.Sayısız örneği var. Dün Aziz Başkan herkesin gelip geçici olduğunu ama Fenerbahçe'  nin baki olduğunu kimsenin kulüpten daha büyük olmadığını ekranlarda söyledi. Artık takımdaki geçmişi, konumu ne olursa olsun her futbolcunun kendini ayrıcalıklı görmemesi gerekiyor. Yabancı futbolcu ve ya teknik adamı ülkemize gelsin ama yerli oyuncular ne şartlarda oynuyorsa onlara da aynısı uygulansın. İzinlerde, ödemelerde, idmanlarda ayrıcalıkları olmasın.
Neden Fenerbahçe Cumhuriyeti kavramı var diyenler sanırım tekrar düşündüler.

17 Ağustos 2012 Cuma

İYİ BAYRAMLAR

Ön sırada oturan Rıfat bu gün hiç yerinde durmuyordu. Kıpır kıpırdı. Gözü dışarda ,otogarda yolcusunu bekleyenler gibi, okulun bahçesine giren herkesi süzüyordu. Otogarda da yolcu otobüsleri indirme peronlarına yaklaşırken, bekleyen kalabalık hareketlenir, firma ismi okunacak kadar yaklaşınca otobüse doğru hamle yapılır. Eğer yolcular arasında beklenenler görülmezse geriye çekilinir. Şayet firma, plaka bazen de renk kontrollerinden sonra gelen otobüs beklenen ise yolcularla göz teması kurma çalışmaları başlar. Araç durduğunda kapıya mümkün olan en yakın noktada karşılama merasimi yerini alır. Rıfat da bahçe kapısında birisi belirdiğinde hareketleniyor  ve oflayarak nöbetine devam ediyordu. Tabi bu durum öğretmenin gözünden kaçmıyordu. Sabrı tükenen öğretmen patladı " Rıfat dersi dinlemeyeceksen bahçeye çıkabilirsin!" dedi. Önce kızardı Rıfat kafasını kaldırdı ama cevap da veremedi. Sınıfdaki sessizliği gene öğretmeni bozdu: "Ne o cevap da yok? Kim var bahçede oğlum kimi bekliyorsun?"  Rıfat " Şey dedemi bekliyorum da. Bu gün okuluma beni ziyarete gelecek de ondan yani dışarı bakıyorum." diyebildi. Derken imdadına zil sesi geldi herkes teneffüse çıktı. Bahçeye indiğinde ise dedesi ve babasını onu beklerken buldu. Hızla yanlarına koştu. Sarılıp öpüştüler ve günlerdir, saatlerdir  beklediği hediyesini dedesinden aldı. Altın bir kola saatiydi. Koluna taktıklarında gene zilin sesi duyuldu ve herkes sınıflarına doğru koşturmaya başladı.
Sırasına oturduğunda herkesin gözü ondaydı. Rıfat da kol saatini göstermek için her şeye hazırdı. Saatin olduğu kolu kaldırmalar, çıkarıp isteyen herkese göstermeler, sık sık kurmalar… muradına ermiş bir çocuk olarak heveslerini tatmin ediyordu. 1980 li yılların başında saat çok önemli bir hediye idi. Pili olmadığı için kurulması gerekirdi. Genelde akşamları yatmadan kurulurdu ki gündüz saat olmadık bir zamanda durmasın. Artık herkesin ilgi odağıydı büyük bir zevkle gelen soruları cevaplıyordu.
“ Altın mı lan yoksa acayip parlıyor?”
“ Yok gümüş, tabi ki altın”
“ Kim aldı bu saati sana ?”
“ Dedem “
Gün Rıfat ‘ın günüydü. Sınıfa giren güneşi saatiyle etrafa yansıtmayı keşfetmesi çok sürmedi. Bense arka sırada film izler gibi seyrediyordum. İçimden, dedem sağ olsaydı bana da saat alır mıydı dedim. Çünkü babam dört yaşında babasız kalmıştı. Annem ise ben beş, altı yaşlarındayken babasını kaybetmiş. Anlayacağınız ben dede yüzü görmedim.  Zihnimin bir köşesinde her hangi bir kayıt yok anlayacağınız. Anneannemde ben bir yaşındayken vefat etmiş. Sadece babaannemi bilmiştim. Rıfat ‘ın sevinci aslında benim  içimi acıtıyordu. Ama bu da O’ nun suçu değildi.  
Nerden çıktı bu yazı derseniz yaşıtlarımdan hala dedesi, anneannesi ve ya babaannesi sağ olanlar var. Onların içinden atalarını ziyareti kesenler, kızabilenler vs. duydukça şaşırıyorum. Benim gibi hiçbirini görmeseydiler acaba gene böyle hoyratça davranırlarmıydı acaba? Kaybedilmeden de kıymetlerini bilin onların.
İyi bayramlar …

12 Ağustos 2012 Pazar

ALTIN KIZLAR


Sevgili dostlar
İki gün önce İyi Haberlerde Var yazımı yazdığım sırada Aslı Çakır Alptekin ve Gamze Bulut Türk Spor tarihine muhteşem bir imza attılar. Pek çok ilki bize yaşattılar. Elemelerde bir kategoride birden fazla sporcu ile yer almamızdan altın ve gümüş madalya almamıza kadar. Dikkat ettiyseniz Jamaika, ABD atletizm yarışlarında her branşda birden fazla sporcu ile yarıştılar.Hatta bazılarında rekabet kendi sporcuları arasında geçti.Kızlarımızın yüreklerine sağlık. Yazıyı bugüne sarkıtmamın sebebi doping kontrollerini beklememdir. Çünkü madalya sahibi bayan halter sporcularımız yasaklı ilaç kullanmaktan müsabakalardan men oldukları için olimpiyatlara katılamadılar. Ben dikkatinizi başka yönlere çekmek istiyorum. Devşirme sporcularımız nerede ve ya olimpiyatlara katılanlar ne kadar başarılı. Yabancı isimlerine kafiyeli Türkçe isimler koyduğumuz bu sporculardan olimpiyata gidenler dereceye giremedi. Bir dönem madalya kazananlar ise sakat oldukları için zaten Londra'ya gitmedi. Sonuç muhtaç olduğumuz kudret kendi topraklarımızda kendi içimizden çıkanlardadır. Kendi kendimizin değerini bileceğiz ve sahip çıkacağız. Devşirme sporcusu olmayan ülke çok az diyebilirsiniz kabul ediyorum ama devşirme yapacaksak da Ülkemize katkı yapacak sporcular olsun.
Atletizmdeki başarının başka anlamı nispeten daha çok güç gerektiren halter,güreş gibi dalların haricinde de var olduğumuzu göstermesidir. Çünkü halter ve güreşdeki başarılı olduğumuz dönemlerde avrupalılar bizleri sadece bu ağır sporları yapabilen kaba güce sahip olduğumuz yakıştırmasını yapmıştı.
Bu arada Nevin Yanıt, her ne kadar madalya kazanamasa da final yarışındaki rakiplerinin sıradışı performansı göz önüne alındığında takdire şayan yarışlar çıkarmıştır.
Umarım bu kızların akibeti Süreyya Ayhan a benzemez. Nice başarılara imza atarlar.

10 Ağustos 2012 Cuma

UMUTSUZ OLMAYALIM

Bugünlerde ülke gündemimiz ne kadar acılarla,karanlık senaryolarla dolu farkındamısınız ?Şehit haberlerini olmadığı gün yok. Suriye de şiddet her geçen artmakta. Nusaybini ve Suriye sınırı görmüş biri olarak akan kana tepkisiz kalmamız mümkün değil.Sınır boyu giden ipek yoluda denen yolda görevim gereği yolculuk yaptığım yıllarda hep şunu düşündüm bu sınır böyle olmamalı diye.Çünkü mevcut sınır Nusaybini ikiye böler.Yarısı bizimdir yarısı Suriyenin.Bu ne demek amcanız Türkiye de ama dayınız Suriye de. Bu konuda bir film bile çekilmiştir.
Sıkıntılı konuları saymakla içinizi sıkmak, ruhunuzu daraltmak değil niyetim. Son bir haftada basında dikkatimi çeken iki habere değinmek istiyorum. Bu süreçde içimizdeki sıkıntıları bir nebze de olsa azaltacak cinsden. Aşağıdaki linki tıkladığınızda Rize'nin İkizdere İlçesinin Tozköy sakinlerinin sokak lambalarına anahtar takarak sadece dışarı çıktıklarında lambaları yakarak elektrik tasarrufu yaptıklarını göreceksiniz. Temel fıkrası gibi gelebilir ilk bakışda peki bir de başka pencereden bakalım: kamu kaynaklarının har vurup harman savrulduğu bir zamanda bir avuç insan yaşadığı tüm zor şartlara rağmen tasarruf edecek bir formül buluyor. Yaklaşık 1300 m. rakımda Karadeniz'in sert coğrafyasına inat bunu yapıyorlar.
http://www.yenisafak.com.tr/Aktuel/?i=400505&k=k1

Diğer haber ise Foça da terör örgütünün hain eylemi sonrasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi her gruptan ama özellikle 0 Rh (-) grubu kan aradığını Twitter'dan duyurmasından 20 dakika sonra kan ihtiyacını gidermesidir. Ayrıca hastaneye kan vermeye gidiyorum diyenden ne taksi ne de otobüs şoförleri ücret almamıştır. Hala gavur İzmir kelimesini kullanan zavallıların olduğunu da düşünürsek her şeye rağmen bu Ülkenin vatandaşları isterse ne zaman nelere kadir olacağına örnek bir olaydır.

Sevgili dostlar!Gündem karanlık da olsa bu günlerde iyi haberler de var.

20 Temmuz 2012 Cuma

KIBRIS BARIŞ HAREKATI


20 Temmuz 2012, Kıbrıs Barış Harekatının 38. yıldönümüydü. Türk Silahlı Kuvvetleri 415 Kara, 65 Deniz, 5 Hava, 13 Jandarma olmak üzere toplam: 498 şehit ve 1.200 yaralı vermiştir. Kıbrıs Türkleri genel olarak 1672 ölü ve binlerce yaralı vermiştir. Ne acıdır ki 20 temmuz 2012 tarihli gazeteler bu konu üzerine fazla gitmedi. Sadece görsel medya da KKTC nin yaptığı törenler dile getirildi. Halbuki yaz rehavetinin iyice hissedildiği bu günlerde gündem çok da yoğun değildi. Bana daha da acı gelense kaba bir tabir ama kimse kusura bakmasın balık hafızalı olmaya başladık. Balık hafızasının en basit tarifini veriyorum:Sepetle balık avı yapılır. Balığın sığabileceği ve üstte bulunan bir deliği olur, resimde görüldüğü gibi.Sepetin dibine ekmek gibi balığı cezbedecek yem konur. Balığın dolaştığı bölgelere bu sepetler bırakılır. Balık sepete üstünden girmeyi becerir ama karnı doyunca kafayı yukarı kaldırıp çıkamaz.

Cengiz Topel ise bu harekat esnasında ilk pilot şehidimizdir. Naaş Rumlardan uzun uğraşlar sonucu alınmıştır. Bu nedenle o sene doğan çocuklara, okullara ve diğer açılışı yapılan kamu binalarına adı verilmiştir. Vatandaşı ile bürokratı ile şehidimizin adı yaşatılmıştır.
Ama nedense günümüzde bu hassasiyetler giderek azalmaktadır. Örneğin terörle mücadelede eğer o gün bir iki şehit varsa pek oralı olunmuyor. Ne acıdır ki kayıp sayısı yüksek olduğunda günlerce haber oluyor. Nasıl saldırılmış, nereden gelinmiş, bir an da uzman patlaması yaşanıyor (kimbilir kaçı bölgeyi gördü) her kanalın uzmanı ayrı. Halbuki tek şehit de bizim sekizde bizim. Tüm şehitlerimizin ruhu şad olsun.

22 Haziran 2012 Cuma

HAYATIN İÇİNDEN-1


HAYAT DENEN OKUL

Ilık bir ilkbahar sabahı, kışın yıprattığı tabiat kendini yenilemek için hazırlanıyor. Ağaçlar yeni yapraklarıyla parlarken, kuşlar minik yavrularının gözünü açmasını bekliyordu. Evden ayrılıp işe doğru yol alırken; kaderde bugünleri de görmek varmış diye söylendi kendince. “Günaydın ! “ diyen kapıcıya geç de olsa cevap verdi. Genç yaşına rağmen hayat tecrübesi çok olan kapıcı kendisini işe alan eski yöneticisinin arkasından acıyan gözlerle uzun uzun baktı. Artık onun bu dalgın hallerine O da alışmıştı.
“Eski gülen yüzü kalmadı adamcağızın” dedi içinden. “O günden beri böyle boynu bükük gelir gider oldu evine, resmen nazara geldi” diyerek sabah temizliğine devam etti.
Servise bindiğinde kafasındaki soru işaretini bitirmişti. Bu müdürlüğü bırakıp kızakta beklemek fikri en doğru karardı. Sakinliğe ve dinlenmeye ihtiyacı olduğunu kendiside kabullenmişti. Zaten yaklaşan mahkemenin sıkıntısını atlatmak için izin almayı düşünüyorken bu görev değişikliği ilaç gibi gelecekti. Tek başına odama oturur hazırlıklarımı tamamlarım zaten bunca çalışmanın karşılığı ne alabildim ki diyerek son noktayı koydu. Doğru bir karar aldığına artık şüphesi kalmamıştı. Artık sadece odasını nasıl toplaması gerektiğine odaklanmıştı. Geri makamına atanma ihtimaline göre bir plan yaptı sonra hiç dönmeyecek gibi toplanmalıyım dedi. Bir de baktı ki; herkes servisten inmiş, hemen toparlanıp çantalarını eline alıp hızlı adımlarla binanın merdivenlerini tırmandı. Odasının kapısını açarken biraz içi burkularak da olsa içeri girdi. Burayı adam etmek için amma da uğraşmışım dedi. Niyet neydi akıbet ne oldu derler ya demek bu günler için söylenmiş bu söz diye mırıldanarak koltuğuna oturdu. Etrafına bakıp nereden başlamalı diye düşünürken samimi olduğu elemanları odaya girdi. Herkes biraz hüzünlüydü. Ayrılığın kasvetli havası odayı doldurmuş, donuk bakışlar arasında çıt çıkmadı bir süre.
“ Kırtasiye malzeme ihtiyacı olan var mı aranızda” diyerek söze girdi. Ani çıkışı havayı dağıttı birazcık. “ Bakın giderayak eksiğinizi tamamlayalım yeni gelen müdürden istemek zorunda kalmayın.” Bu sayede hem oda toplanmaya başladı hem de hüzün yerini gerçeğe bıraktı. Teyzesini kaybettiği gün hastanede kaldığı odanın boşaltılışı gözünün önüne geliverdi. Yaklaşık bir yıl sonra gene acı içinde bir odadaydı ve bu sefer kendi eşyalarını topluyordu. Durakladı içinden “ umarım bu son oda toplayışım olur” dedi. Sınav için aldığı kitapları gelecek gördüğü Niyazi’ye, devam eden dosyaları sağ kolu  Mesut’a bırakırken iki saatte her şey taşınmaya hazırdı. Hep beraber eşyaları aşağı indirip Niyazi’nin arabasıyla yeni odasına götürüp bıraktılar.Eşyaları bırakınca elemanlarıyla vedalaştı; kapısının her zaman açık olduğu, her türlü sıkıntılarında gelebileceklerini söyledi. Onları uğurladıktan sonra koltuğuna oturup, tek başına kalınca içi karardı, sıkıntılandı. Ömür dediğin sürekli öğrenmektir, hiçbir zaman çok biliyorum demeyeceksin derdi her zaman. Hayat okulu bu defa yalnızlık bölümüne almıştı onu. Bu güne kadar mühendisken ekipleri, müdürken kalabalıkları idare etmişti. Ama şimdi yalnızlığı idare edecekti. Bir süre boş boş baktı duvarlara, koridorun sessizliğini fark etti. Binanın en üst katında olmasından mıdır yada buradakilerin kendisiyle aynı konumda olmasından mı hiç gürültü yoktu. Tam bana göre bir yere gelmişim dedi. İhtiyacım olan sükunet burada fazlasıyla var diye düşünürken ilk kez gülümsedi. Odanın manzarası da gayet güzeldi. Uzun kavak ağaçları ilkbaharın parıltısını yansıtıyordu. Hele ağaçların ardında dalgalanan dev Türk Bayrağı sanki gökyüzüne el sallar gibiydi. Bu arada eski odasından daha büyük bir odaya yerleştiğini fark etti. Gerçi ilk kapısını açtığında depo olarak kullanılıyor olması canını sıkmıştı ama boyanıp temizlenince bayağı çehresi değişmişti. Zaten kaderim kötü odaları tımar etmek diye aklından geçirdi. En iyisi şu poşetlerimi yavaş yavaş boşaltıp yerleşeyim diyerek ceketini çıkarıp işe koyuldu.
Bu arada eski elemanları merdivenlerden sessizce inerek odalarına doğru yürümekteydiler. Maçı kaybetmiş moralsiz bir taraftar gurubu görüntüsü veriyorlardı. Yedisi de sessiz adımlarla odalarına girip işlerinin başına geçti. Birbirlerine belli etmek istemeseler de hepsi içinden beraber geçirdikleri günleri düşünüyorlardı. Büyük oda da Mesut sessizlik bozmak istedi: “ Aslında bizim müdür için iyi oldu be, adam bi kafasını dinlesin.” Niyazi söze karıştı:” Hastasıydı cenazesiydi derken bi de bu gözaltı adamı resmen bitirmişti, hayırlısı bakalım” . Mesut:“kolay değil kardeşim her şey üst üste geldi, dayanmak zor tabii” . Bu arada içeri giren vatandaş onların tekrar işe dönmelerini sağladı.
Kapı çok sert bir şekilde çalındı, masasına eşyalarını yerleştiriyordu, gözleri irkilerek kapıya yöneldi. Gel demeye fırsat kalmadan içeri gürültüyle eski arkadaşları girdi. İkisiyle aynı odada çalışmış ve pek çok anıları vardı. Ortak yönleri çoktu: çocukların yaşları ve sayıları, hanımların işleri vs.
“Kardeşim yeni görevin hayırlı olsun”
“Sağol canım hoş geldiniz. İlk ziyaretçilerim siz oldunuz”
“Bize de bu yakışır değil mi?”
“Kapıyı sert vurunca korktun değil mi?”
“Ne korkması, hayret bir şey biraz tırsdım sadece”
“Ne güzel manzaran var “
“Ondan bu odayı seçtik arkadaş”
“Burası ne olarak kullanılmış önceden biliyor musun?”
“Depoya çevirmişler, dolaplar, kurumun bayrakları falan vardı. Bayağı kötüydü.”
“Yok yok fena olmamış. Güle güle otur bakalım.”
“Sağolun”
“Vay be, bundan altı yıl önce bu odanın iki kat aşağısında beraber oturduğumuz günler aklıma geldi birden”
“Bir şey söyleyeyim mi? En güzel günlerimiz o zamanlarmış.”
“Doğru söylersin”

            Eski günleri konuştuktan sonra aldığı kararı beraber tartıştılar. Yeni görevin kabul ediş sebeplerini, sonuçlarını ve beklentilerini irdelediler. Hayatında ilk kez mahkeme önüne çıkacak olmanın sıkıntısını paylaştı. Acaba nasıl olacaktı, ne sorular gelecek ve ya neyi anlattıracaklar. Bu arada çaylar geldi. Avukatıyla yaptığı görüşmeyi anlatmaya başladı: Sanık sayısının ortalamanın üstünde olması yüzünden duruşmanın nasıl olacağı konusunda net bir şey söylemediğini, zaten bu kadar kişiye yetecek adliyenin salonun olmadığından bahsetti. Altı aydır sohbet konuları neden gözaltına alındığı, mahkeme günü, kanunlardaki ve uygulamadaki aksaklıklar üzerineydi. Giderek daha çok sıkıntı veriyordu kendisine ama ister istemez bu konular her sohbetin içinde yer alıyordu.
Eski dostları ayrıldıktan sonra okumak için getirdiği kitaplara baktı. Hangisinden başlamalıydı; bu dönemde roman türü okumak daha mantıklı geldi. Kitap okuyarak boş zamanını değerlendirecek hem de dikkatini dağıtmış olacaktı. Yoksa tek başına oda da kafasını kurcalayan soruların içinde kaybolup gideceğini düşünüyordu. Cezaevindeki arkadaşları ne yapıyordu acaba? Kimlerle kalıyorlardı? Tinerci, hırsızlık gibi suçlarından yatanlarla aynı yerde kalmıyorlar olsalardı keşke. Ya aileleri onlar ne yapıyordu? Tutuklu yakınları daha çok yıpranıyordu sanki. Kocaları olmayınca eşlerin yükü iki katına çıkıyor daha kötüsü birde çevrenin tepkisi, tekrar tekrar cevabı verilen merak dolu sorular ekleniyordu. Niye tutuklandı? Bundan sonra ne olacakmış? Ama en zor olanı bu durumu çocuklara anlatmak ya da yalanlarla avutmak. Yalanlarla ne kadar yol gidilebilir o da işin ayrı boyutu. Peki anneler, babalar; evlatlarının bu haberini alınca ne duruma düşüyorlardır kim bilir? Yıllarca hiçbir şeyi esirgemeden üzerine titrediği gözbebeğini bir anda demir parmaklıklar ardında görmeye nasıl tahammül edebilirlerdi?
Gözaltındaki günlerinde içeride olmanın en büyük sıkıntı olduğunu düşünmüştü. Ama serbest kalıp ailesine kavuştuğunda onların yüzlerindeki acının izlerini görünce fikri değişmişti. Çünkü içerideyken meseleyi takip edebilmek ve kafasındaki sorulara cevap bulma fırsatını bulmuştu. Neden tutuklanmış? Olayın sebebi? Diğer şüphelilerle konuşarak olayı anlamaya çalışarak biraz rahatlamıştı.  Ama dışarıdakiler, sadece avukatın ağzından çıkacak kelimelere ulaşabiliyordu. O da pek çok soruya cevap veremiyor, geçmiş örneklerle mukayese ederek şahsi yorumunu söylüyordu. Sonuçta onlarca klasör dolusu ifade o kadar kısa sürede nasıl okunabilirdiki?
Kitabı okumadığını ve sadece elinde tuttuğunu fark etti. Kaldığı yeri bile bilemedi acaba hakikaten okuyarak mı bu sayfaya gelmişti? Yoksa gözleri kelimelerin üzerinden kaymış gitmişmiydi? Çünkü geçtiği bölümleri yeniden okuyunca sanki hiç okumadığını fark ediyordu. Başını dışarıya doğru çevirince dalgalanan bayrağa takıldı gözü. İlkbaharın son esintileriyle tatlı tatlı dans ediyordu gökyüzünde, sanki kendisine artık kışın kasvetli havasının bittiğini ve güneşli günlerin geldiğini haber etmek ister gibi bir hali vardı. Uzun yenilgilerden sonra yorgun yüreği, dışına çıkmaya çalıştığı, değiştirmek, dönüştürmek istediği hayata iade etmişti kendini. Başladığı noktaya geri dönmüştü. Acılarını yenip yeniden mücadeleye başlamalıydı ama umutsuz, yenik, süngüsü düşmüş bir sürgün olmuştu. Bu odada bir süre bayrağı seyretmekten başka bir işi olmayacaktı artık.
Bu koridor niye sessiz bir inceleyeyim diyerek ayağa kalktı. Kattaki bütün odaların kapıları kapalıydı. Aklına o anda memuriyetin ilk yıllarında genel müdürlükteyken gördüğü manzara geldi. Yaşı ve kıdemi genç olmasına rağmen kurumu Ankara’ya sık sık görevli olarak gönderiyordu. Yaşça büyük bir arkadaşı onu genel müdürlüğün büyük kampüsünde küçük bir binaya götürmüş orada odalarda yan yana oturan ve sürekli ben filan ilde müdürken diye lafa giren insanların arasında çay içtiği günü hatırladı. Dışarı çıktıklarında abi kim bu adamlar diye sorduğunda; bunlar eski müdürler, burada kızakta yeniden görev alabilecekleri saati beklerler cevabını alacaktı. Ne kadar kötü bir durum diye düşünmüş acaba bir gün benim de başıma gelir mi demişti. On beş yıl sonra korktuğu başına gelmişti. Hem de hiç ummadığı bir zamanda.
Boş koridoru adımlarken kapılardaki isimlikleri okudu. Kimlerle komşuyum diye merakını gidermeye çalıştı. Cezaevindekilerin avluda volta atışını andıran durumundan rahatsız oldu ve odasına dönmeye karar verdi.

 devam edecek....

25 Mayıs 2012 Cuma

KURŞUN KALEME TAHTA SAP TAKTINIZ MI HİÇ?

HAAAK DOSTUM HAAAK!



Bir meddah gibi söze girelim ve başlayalım hikayemizi anlatmaya...
İnsan yıllar geçtikce unutulmasın hep hatırlansın dediklerini sadece yazarak saklayabiliyor. Bende aklımda kalmasın dediklerimi burada yazmaya ve sizlerle paylaşmaya karar verdim. Umarım bu sayfalara sık sık uğrarsınız. Her türlü görüşünüze açık olduğumu baştan da söyleyeyim. Lütfen yorumlarınızı esirgemeyin. Açılış yazımı hazırlarken daha az yoruldum itiraf edeyim malum ilkler zordur her işte, bu ilk yazımda öyle oldu ama aklımda kalmasın dediğim başlıyor...

İlkokul yıllarımdı yani 1980 lerin başı. O zamanlar kurşun kalemler sadece tahtadandı; şimdiki gibi hazır ucu satılan kalemler yoktu. Babam her zaman için her şeyi tasarruflu kullanmamızı isterdi. Mesela, boş kâğıtların arka yüzünü kullandırır, eskiler atılmaz saklanır gibi. Kalemimin boyunun kısaldığı bir gün, elinde tahtadan bir kalem boyunda bir şey uzattı bana. "Kalemin boyu kısalmış bir sap yaptım sana dedi." gülerek Şaşırdım, elime aldım şöyle bir inceledim son derece düzgün tıraşlanmış bir ağaç parçası, ucu açılmış tam bir kalemin sığabileceği genişlikte. "Nasıl kullanılacak peki bu?" diye sorduğumda, kalemi aldı eline, taktı sapı ve geri uzattı. "Artık kalemin kalan kısmını da kullanabilirsin" dedi.


Boyu kısalan kalemin yerine normal bir kalemim olmuştu ve kalemi dibine kadar kullanabilirdim artık. Tabi çok işime gelen bir durum değildi bu ! Yeni bir kalem almak varken, ama o zamanlar babalar ne derse o yapılırdı malum. Bilenler bilir, olmaz denmezdi. Gerçi hala vardır belki eski baba profillerinden ama sayıları giderek azalıyor. Bu da ayrı bir konu aslında. Resimdeki kalem daha kullanılabiliyor bu sap sayesinde. Neredeyse kalemi bitiriyorsunuz. Oysaki kalemin yarısına geldiğinizde tutma sıkıntısı başlar normalde. Nasıl büyüdüğümüzü sanırım anlatabildim bir parça. Napıcan bu devir bu muhabbeti diyenler olacaktır. Ama nereden nereye geldiğimizi asla unutmamak gerek. Babama bu kalem sapını yaptıran kendi çocukluğu ve öğretmenlik yıllarında yaşadığı sıkıntılar değildi sadece. Her şeyi sonuna kadar değerlendirmek fikri öğretmen okulunda öğretilmişti. Bu okullar da köye gidecek öğretmen adaylarına marangozluk, hayvancılık, çiftçilik gibi köyde lazım olacak konular ders müfredatındaydı. Öğretmen okullarının temeli aslında köy enstitüleri idi. Onun da öncesinde Eğitmen Okulları kurulmuştu. Esas çekirdek de eğitmen okullarıydı. Pek çok okulu ilk öğrencileri inşa etmiştir. Başlarında ustalar; okulun öğretmenleri, öğrencileri elele kendi binalarını yapmışlar. O zaman için yeni kurulmuş olan cumhuriyetin kolu kanadı bugünkü gibi güçlü değil. Yapılacak çok iş var, ama para ve imkan yok. Hal böyle olunca, öğretmen usta, öğrenci çırak olmuş kendi suyunu getirmiş, yolunu düzeltmiş. Öğrenci seçimi de enteresan, şöyle ki; köylerden seçiliyor. Dönemin bakanının şehir kökenli adayların köylere yollandığında oralarda kalmak istemeyeceğini kabul etmiştir. Düşünün 1940 lı yılları köylerimiz ne halde? Su yok, yol yok doğa şimdikinden acımasız ve sert. Eskinin kışlarının tarifi bir iki metre kardır hep. Tayin gününü bekleyen birisi etrafına nasıl faydalı olabilir denmiş, köyde hayatını sürdürebilecek insanlar eğitilmiş. Okulunu bitirip görev yerine vardığında örneğin babam kendisine verilen evi onarmış, bir kümes yapıp içinde tavuğunu yetiştirmiştir. Sonuçta süryani köyünde müslaman bir öğretmen kendi ihtiyaçlarını karşılamak zorundaydı. Öğretmenler sadece eğitimle ilgilenmiyor okuldan aldığı bilgiler ile köy hayatına katkıda bulunuyordu. Mesai kavramı yok. Bu insanlar köylerini aydınlatan bir ışık olmuş; gündüz çocuklarını, akşamları büyüklerini çalıştırmış. Hala babamın atölyeyi andıran alet birikimi vardır. Bu insanlar ülkenin büyüme, demokratikleşme sıkıntılarının ortasında böyle bir mesleğe sahip olmuşlardı. Asker gibi disiplinli, tutumlu ve el becerileri yüksek öğretmenlerdiler. Küçük bir tahta kalem sapında nerelere gittik ne konulara daldık bu vesileyle bu memlekete alın terini dökmüş ama adları hiçbir zaman bilinmeyecek insanları da yad etmiş olduk. Ülkemiz büyüyor gelişiyor ve nereden geldiğimizi bilirsek geldiğimiz yerin kıymetini daha çok anlarız ve sahipleniriz.
Bir meddah gibi bitirelim lafımızı:
"Bu kıssadır bir mecmua kenarına kaydolunmuş, bizde gördük söyledik. Sakiye sohbet kalmazmış baki. Her ne kadar sürç-i lisan etmiş isek affola, inşallah gelecek sefere daha güzel bir hihaye söyleriz."
Sağlıcakla kalın...

21 Mayıs 2012 Pazartesi

MÜJDE! ARTIK YAYINDAYIZ


    Haak dostum Haak!


     Bundan sonra artık bu sitede yayın hayatıma başlıyorum.Yaşımın kemale olan erişiminin artması sebebi ile yazı yazma zamanımın geldiği kanaatine vasıl oldum.Öncelikle şunun altını çizmek istiyorum bu konuda yüksek motivasyon kaynağım kardeşim Gökhan Atılgan' dan bahsetmek istiyorum. Kendisi benden önce www.derhule.blogspot.com  adresinde yazın hayatına başlamıştı ve bana da sürekli yazma fikrini tıpkı eski taş ustalarının ince ince taşa şekil veren sabrıyla aklıma nakşetti. Kaliteli bir hayatın olmazsa olmazlarından biri insanın kendisine koşulsuz destek verebilecek kardeşlerinin olmasıdır. İşte Gökhan Atılgan böyle biri.Bu arada kız kardeşimin de hatrını yemeyelim. Sesi şimdiden kulaklarımda "abiiii beni unuttun diye..." Benim imla kılavuzum endişeye mahal yok, abinin en önemli yanı güçlü hafızasıdır. İlk yazı denemelerimi www.ekolaykitap.blogspot.com sitesinde yazmama izin veren Hikmet Yılmaz' a teşekkürü bir borç bilirim.

     Gelelim sitemizin tanıtım işlemlerine bu isim nereden geliyor?

      AKLIMDA KALMASIN DEDİKLERİM

     Zaman su gibi akıp gidiyor. yaşananlar hep hafızanın muhtelif noktalarında kendine kaybolmayacakları bir yer arıyor. genelde çoğu da yok olup gidiyor. İnsan her gün her an yeni bilgilere ulaşır ve kullanmadığını da çarçabuk siler. Babam bizlere derdi ki " kağıt ve kalemim varken kendimi hatırlamak için niye yorayım." Bende aklımda kalmasın dediklerimi burada biriktirmeye karar verdim. E artık bilgisayar çağındayız  değil mi? Kağıt kalem kullanmak nostalji oldu.
   emeddah ismine gelince meddahlığın tarifine gerek var mı ? Bilmeyenler için kısa bir tarif yapayım:

    Türk Dil Kurumunun sözlüğünde "Taklitler yaparak, hoş hikâyeler anlatarak halkı eğlendiren sanatçı" diye tarif eder. Geleneksel Türk tiyatrosunun en önemli kollarından biri olan Meddah canlandırma ve benzetme öğelerinden yararlanarak öykü anlatma sanatıdır. Meddah söze Haak dostum Haak! diyerek girer.Kökleri 14.yy dayanır. Saraylarda başlamasına rağmen zamanla halka mal olmuştur.Bu günlerde stand up show denilen işi atalarımız eskiden meddah adı altında yapıyordu. Elinde bir değnek, omuzunda büyükçe bir mendil  ve bir de tabureleri vardı. Bu kelimenin kaybolmaması için sitemde kullandım. Türkçe kelime kullanımının giderek azaldığı hayatımızda kendimce  yürüttüğüm  mücadelenin bir parçası olsun istedim. Anlamsızca yabancı kelimeleri Türkçeleştirme çabalarının olduğu bir dönemdeyiz.Geçenler de Ankara Bahçelievler Semtinin meşhur 7. Caddesinde dolaşıyordum.Bu arada pek çok anım var başkentte, o günleri hatırlarken cadde de dikkatimi çeken Türkçe işyeri adının olmaması idi. İnsanı biraz üzen bir durum açıkcası...
 

   

Hanımefendiler ve beyefendiler !
Blogumu ziyaretinizden ve yorumlarınızdan eksik bırakmayınız.
Blogumun emekleme  safhasında desteğinize çok ihtiyacı olacaktır, bazen tatlı bazen hüzünlü sohbet konularımız olacak Lütfen beni yalnız bırakmayın
O zaman yelkenler fora diyelim coşku dolu bir giriş olsun yolumuz açık olsun...

 çiçeklerin nasıl suya ihtiyacı varsa bloglarında ziyaretçiye ihtiyacı var.


Bir meddah gibi bitirelim lafımızı:

" Bu kıssadır bir mecmua kenarına kaydolunmuş, biz de gördük söyledik. Sakiye sohbet kalmazmış baki. Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola, inşallah gelecek sefere daha güzel bir hikaye söyleriz"
Sağlıcakla kalın...