25.8.2012 Cumartesi günü oynanan Fenerbahçe Gaziantep maçı skorundan çok Başkan Aziz YILDIRIM' ın açıklamaları ile akılda kaldı. Başkanımız hem Türk Futbolu hem de Fenerbahçe için çok yerinde bir müdahale yaptı. Alex için yapılan tezahuratların yanlış olduğunu onun yerine tribünleri saha da ter dökenlere destek olmaya çağırdı.Takımın başında bulunan teknik kadroya sahip çıktı. Futbolumuzun geleceği için önemli bir dönüm noktası oldu.Yıllardır yabancı futbolcular,teknik adamlar ülkemize geldi. Ülkelerinde göremeyecekleri paraları ceplerine koydular ve bazen de hiç karşılığını vermeden ülkeyi terk ettiler.Sayısız örneği var. Dün Aziz Başkan herkesin gelip geçici olduğunu ama Fenerbahçe' nin baki olduğunu kimsenin kulüpten daha büyük olmadığını ekranlarda söyledi. Artık takımdaki geçmişi, konumu ne olursa olsun her futbolcunun kendini ayrıcalıklı görmemesi gerekiyor. Yabancı futbolcu ve ya teknik adamı ülkemize gelsin ama yerli oyuncular ne şartlarda oynuyorsa onlara da aynısı uygulansın. İzinlerde, ödemelerde, idmanlarda ayrıcalıkları olmasın.
Neden Fenerbahçe Cumhuriyeti kavramı var diyenler sanırım tekrar düşündüler.
26 Ağustos 2012 Pazar
17 Ağustos 2012 Cuma
İYİ BAYRAMLAR
Ön sırada oturan Rıfat bu gün hiç yerinde
durmuyordu. Kıpır kıpırdı. Gözü dışarda ,otogarda yolcusunu bekleyenler gibi,
okulun bahçesine giren herkesi süzüyordu. Otogarda da yolcu otobüsleri indirme
peronlarına yaklaşırken, bekleyen kalabalık hareketlenir, firma ismi okunacak
kadar yaklaşınca otobüse doğru hamle yapılır. Eğer yolcular arasında beklenenler
görülmezse geriye çekilinir. Şayet firma, plaka bazen de renk kontrollerinden
sonra gelen otobüs beklenen ise yolcularla göz teması kurma çalışmaları başlar.
Araç durduğunda kapıya mümkün olan en yakın noktada karşılama merasimi yerini
alır. Rıfat da bahçe kapısında birisi belirdiğinde hareketleniyor ve oflayarak nöbetine devam ediyordu. Tabi bu
durum öğretmenin gözünden kaçmıyordu. Sabrı tükenen öğretmen patladı "
Rıfat dersi dinlemeyeceksen bahçeye çıkabilirsin!" dedi. Önce kızardı
Rıfat kafasını kaldırdı ama cevap da veremedi. Sınıfdaki sessizliği gene
öğretmeni bozdu: "Ne o cevap da yok? Kim var bahçede oğlum kimi
bekliyorsun?" Rıfat " Şey
dedemi bekliyorum da. Bu gün okuluma beni ziyarete gelecek de ondan yani dışarı
bakıyorum." diyebildi. Derken imdadına zil sesi geldi herkes teneffüse
çıktı. Bahçeye indiğinde ise dedesi ve babasını onu beklerken buldu. Hızla
yanlarına koştu. Sarılıp öpüştüler ve günlerdir, saatlerdir beklediği hediyesini dedesinden aldı. Altın
bir kola saatiydi. Koluna taktıklarında gene zilin sesi duyuldu ve herkes
sınıflarına doğru koşturmaya başladı.
Sırasına oturduğunda herkesin gözü ondaydı. Rıfat
da kol saatini göstermek için her şeye hazırdı. Saatin olduğu kolu kaldırmalar,
çıkarıp isteyen herkese göstermeler, sık sık kurmalar… muradına ermiş bir çocuk
olarak heveslerini tatmin ediyordu. 1980 li yılların başında saat çok önemli
bir hediye idi. Pili olmadığı için kurulması gerekirdi. Genelde akşamları
yatmadan kurulurdu ki gündüz saat olmadık bir zamanda durmasın. Artık herkesin
ilgi odağıydı büyük bir zevkle gelen soruları cevaplıyordu.
“ Altın mı lan yoksa acayip parlıyor?”
“ Yok gümüş, tabi ki altın”
“ Kim aldı bu saati sana ?”
“ Dedem “
Gün Rıfat ‘ın günüydü. Sınıfa giren güneşi
saatiyle etrafa yansıtmayı keşfetmesi çok sürmedi. Bense arka sırada film izler
gibi seyrediyordum. İçimden, dedem sağ olsaydı bana da saat alır mıydı dedim.
Çünkü babam dört yaşında babasız kalmıştı. Annem ise ben beş, altı
yaşlarındayken babasını kaybetmiş. Anlayacağınız ben dede yüzü görmedim. Zihnimin bir köşesinde her hangi bir kayıt yok
anlayacağınız. Anneannemde ben bir yaşındayken vefat etmiş. Sadece babaannemi
bilmiştim. Rıfat ‘ın sevinci aslında benim içimi acıtıyordu. Ama bu da O’ nun suçu
değildi.
Nerden çıktı bu yazı derseniz yaşıtlarımdan hala
dedesi, anneannesi ve ya babaannesi sağ olanlar var. Onların içinden atalarını
ziyareti kesenler, kızabilenler vs. duydukça şaşırıyorum. Benim gibi hiçbirini
görmeseydiler acaba gene böyle hoyratça davranırlarmıydı acaba? Kaybedilmeden
de kıymetlerini bilin onların.
İyi bayramlar …
12 Ağustos 2012 Pazar
ALTIN KIZLAR
Sevgili dostlar
İki gün önce İyi Haberlerde Var yazımı yazdığım sırada Aslı Çakır Alptekin ve Gamze Bulut Türk Spor tarihine muhteşem bir imza attılar. Pek çok ilki bize yaşattılar. Elemelerde bir kategoride birden fazla sporcu ile yer almamızdan altın ve gümüş madalya almamıza kadar. Dikkat ettiyseniz Jamaika, ABD atletizm yarışlarında her branşda birden fazla sporcu ile yarıştılar.Hatta bazılarında rekabet kendi sporcuları arasında geçti.Kızlarımızın yüreklerine sağlık. Yazıyı bugüne sarkıtmamın sebebi doping kontrollerini beklememdir. Çünkü madalya sahibi bayan halter sporcularımız yasaklı ilaç kullanmaktan müsabakalardan men oldukları için olimpiyatlara katılamadılar. Ben dikkatinizi başka yönlere çekmek istiyorum. Devşirme sporcularımız nerede ve ya olimpiyatlara katılanlar ne kadar başarılı. Yabancı isimlerine kafiyeli Türkçe isimler koyduğumuz bu sporculardan olimpiyata gidenler dereceye giremedi. Bir dönem madalya kazananlar ise sakat oldukları için zaten Londra'ya gitmedi. Sonuç muhtaç olduğumuz kudret kendi topraklarımızda kendi içimizden çıkanlardadır. Kendi kendimizin değerini bileceğiz ve sahip çıkacağız. Devşirme sporcusu olmayan ülke çok az diyebilirsiniz kabul ediyorum ama devşirme yapacaksak da Ülkemize katkı yapacak sporcular olsun.
Atletizmdeki başarının başka anlamı nispeten daha çok güç gerektiren halter,güreş gibi dalların haricinde de var olduğumuzu göstermesidir. Çünkü halter ve güreşdeki başarılı olduğumuz dönemlerde avrupalılar bizleri sadece bu ağır sporları yapabilen kaba güce sahip olduğumuz yakıştırmasını yapmıştı.
Bu arada Nevin Yanıt, her ne kadar madalya kazanamasa da final yarışındaki rakiplerinin sıradışı performansı göz önüne alındığında takdire şayan yarışlar çıkarmıştır.
Umarım bu kızların akibeti Süreyya Ayhan a benzemez. Nice başarılara imza atarlar.
10 Ağustos 2012 Cuma
UMUTSUZ OLMAYALIM
Bugünlerde ülke gündemimiz ne kadar acılarla,karanlık senaryolarla dolu farkındamısınız ?Şehit haberlerini olmadığı gün yok. Suriye de şiddet her geçen artmakta. Nusaybini ve Suriye sınırı görmüş biri olarak akan kana tepkisiz kalmamız mümkün değil.Sınır boyu giden ipek yoluda denen yolda görevim gereği yolculuk yaptığım yıllarda hep şunu düşündüm bu sınır böyle olmamalı diye.Çünkü mevcut sınır Nusaybini ikiye böler.Yarısı bizimdir yarısı Suriyenin.Bu ne demek amcanız Türkiye de ama dayınız Suriye de. Bu konuda bir film bile çekilmiştir.
Sıkıntılı konuları saymakla içinizi sıkmak, ruhunuzu daraltmak değil niyetim. Son bir haftada basında dikkatimi çeken iki habere değinmek istiyorum. Bu süreçde içimizdeki sıkıntıları bir nebze de olsa azaltacak cinsden. Aşağıdaki linki tıkladığınızda Rize'nin İkizdere İlçesinin Tozköy sakinlerinin sokak lambalarına anahtar takarak sadece dışarı çıktıklarında lambaları yakarak elektrik tasarrufu yaptıklarını göreceksiniz. Temel fıkrası gibi gelebilir ilk bakışda peki bir de başka pencereden bakalım: kamu kaynaklarının har vurup harman savrulduğu bir zamanda bir avuç insan yaşadığı tüm zor şartlara rağmen tasarruf edecek bir formül buluyor. Yaklaşık 1300 m. rakımda Karadeniz'in sert coğrafyasına inat bunu yapıyorlar.
http://www.yenisafak.com.tr/Aktuel/?i=400505&k=k1
Diğer haber ise Foça da terör örgütünün hain eylemi sonrasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi her gruptan ama özellikle 0 Rh (-) grubu kan aradığını Twitter'dan duyurmasından 20 dakika sonra kan ihtiyacını gidermesidir. Ayrıca hastaneye kan vermeye gidiyorum diyenden ne taksi ne de otobüs şoförleri ücret almamıştır. Hala gavur İzmir kelimesini kullanan zavallıların olduğunu da düşünürsek her şeye rağmen bu Ülkenin vatandaşları isterse ne zaman nelere kadir olacağına örnek bir olaydır.
Tüm İzmirlileri canı yürekten tebrik ediyorum. http://www.cnnturk.com/2012/turkiye/08/09/kan.ihtiyaci.20.dakikada.karsilandi/672255.0/index.html
Sevgili dostlar!Gündem karanlık da olsa bu günlerde iyi haberler de var.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
