14 Kasım 2012 Çarşamba

BİR DOĞUM GÜNÜ HİKAYESİ


 

Jandarma komando bölükleri için tek katlı u harfi şeklinde binalar yapılmıştı. Unun bir ucunda komutanlık ve idari kısım, diğer ucunda kantin ile gazino ortası ise yatakhane olarak kullanılıyordu. Bu tip bina ortasında üç tarafı çevrili güvenli bir boşluk sağlıyordu. Eğitim, spor ve operasyon öncesi son kontroller için kullanılıyordu. Havanın kararmasıyla gündüzün kavurucu sıcağı yerini akşam serinliğine bırakıyordu. Hakim tepeye kurulu askeri birliğin rütbelilere ait gazino da çalan telefonu duyan yoktu. Üzerindeki hücum yeleğini düzelterek içeri giren Oktay uzman çavuş telefonu kaldırdı.

“ Alo, Oktay uzman, kimi aradınız? “

“ Onur asteğmeni, ben annesiyim de “

“ Evet, tamam teyze ben şimdi çağırayım oğlunuzu, O da içeri girdi zaten bir saniye veriyorum telefona, iyi akşamlar. Asteğmenim telefonun var! “

“ Tamam geldim, alo buyurun “

“ Doğum günün kutlu olsun yavrum! Nice mutlu senelere “

“ Sağol annem, hep beraber inşallah “

“ Herkesin sana çok selamı var, nasılsın iyimisin? “

“ Çok şükür, sağlığım yerinde sizde ne var ne yok? ”

“ Biz hepimiz çok iyiyiz. Şey haberlerde senin oralardan bahsetti, operasyonlar devam ediyor diyor biraz telaşlandıkta seninle alakası var mı ? “

“ Yok haberim biliyorsun geleli bir hafta oldu daha yeni etrafı tanıyorum. Haberlerden mi duydun ne zaman olmuş. “

“ Dün akşam dinledik aslında senin ilçeye yakın ama demek haberin yok. “

“ Kıdemli arkadaşlara bir sorarım neymiş diye “

Bu arada Ahmet astsubay gazinonun kapısından işaret edip duruyordu:” hadi artık, komutan gelmek üzere”

“ Tamam iyi akşamlar, ellerinizden öpüyorum, selamlar “

Telefonu bırakıp, tüfeğini omzuna attı ve hemen ön taraf da sıralanmış kamyonların arasında timinin başına geçti. Hemen askerlerini kontrol etti, herkes tamamdı eksik yoktu. Bu telefonu da atlattık bakalım dedi içinden. Evdekilerin gerginliği telefonda çok netti buna çare olarak beyaz yalanlar söyleyerek durumu geçiştiriyordu. Birliğe katılalı bir haftaydı ama iki adet küçük de olsa operasyon tecrübesine sahip olmuştu. Daha tüfeğini sınama fırsatı bile yakalayamamıştı. Telefonda bahsi geçen çatışma diplerinde olmuştu. İhtiyat birliği olduğu için o gece hazırda beklemişti. Derken bölük komutanı gözüktü. Hazır ola geçildi, yüksek tutuş emri ile silahların namlusuna mermiler sürüldü ve kamyonlara binildi.

Gecenin karanlığında yolda ilerlerken görünmemek için farlar sönük gitmeye alışmaya başlamıştı. Bu sayede etrafı daha iyi görebildiğini fark etti. Evdekiler acaba gerçekten sözlerine inanıyorlarmıydı? Ya da inanmış gibi yapıyordu. Bunu zaman gösterecekti daha önünde bir yılı var.

“Gittiği yere kadar” diye mırıldandı. Şoförün:” Bir şey mi dediniz komutanım?” sorusuna yok bi şey diyerek geçiştirdi. Gecenin karanlığı çökmüş gökte sadece yıldızlar görünüyordu. Aysız gece, en uygun operasyon dönemi zifiri karanlıkta sen görmekte zorlanıyorsan görülmen de zordur. Ses disiplini de sağlanırsa hedeflenen noktaya ulaşılırdı. Eğirdir dağ komando okulundaki ders notları aklına geldi. Eğitimler sonrası çok yorulduklarını tartışırlardı arkadaşlarıyla, halbuki terhisten sonra bir araya geldiklerinde bu sefer çiftlik olduğunu konuşacaklardı. Gerçek yorulmayı görev aldıkları bölgelerde göreceklerdi.

Birden kamyonlar yol kenarına park etmeye başladılar. Bu noktadan sonra yürünerek devam edilecekti. Önde tecrübeli tim, ortada ise kendisinin bulunduğu tecrübesi az olan tim ve arkada ise gene tecrübeli bir tim olduğu halde sıralanıldı. Herkes önündekini görecek mesafede araları açarak yürüyecek ve kesinlikle ışık, ses çıkarılmayacaktı. Timin ortasında yürümeye başladı, bölük komutanı ile yakın mesafedeydi aralarında iki asker vardı. Komutan telsizle konuşabilmek için zaman zaman mola veriyordu. Molalar dinlenme için gözükse de hemen askerlerini kontrol ediyor uyarılarda bulunuyordu. Sürekli rampa çıkılmasına rağmen yürüyüş hızının düşmediğini fark etti. Yavaş yavaş bir tepenin zirvesine yaklaşıyordu. Ama zirveye çıktığını sandığı anda önünde yeni bir zirve görünüyordu. Yürünülen dar patikaya iki ayağını yan yana koysa sığmayacağı kadar dar olan kesimlerinde tedirginliği artıyordu. İlk operasyonda su toplayan ayak parmakları iyileştiği için en azından acı hissiyatı azalmıştı. Zamanla nasır tutacaktı o parmaklar ve izlerinin silinmesi yılları bulacaktı.

Ani bir duruş ile irkildi herkes, zirveye yaklaşmadan olmasının sebebi birazdan anlaşılacaktı. Bölük komutanın sesi telsizden geldi: “ çok sessiz bir şekilde tepeye yerleşilecek”

Bölük adımlarını daha dikkatli atarak ilerliyordu artık. Sanki parmak ucunda yürünüyordu. Bir şey olacağına dair içinde bir his vardı. Derken yanılmadığını fark etti. Bölük komutanı diğer bölüğün komutanı ile tepenin altındaki köye bakarak konuşuyorlardı. Bu iki adamın bir araya gelmesi sebepsiz olamazdı. Yanlarından geçerken komutanın postasını yanına çekti:

” Ne oldu? Niye durduk?”   

                “ Aşağıdaki köye girmek üzere olan bir gurup gördük. Ne yapacağımıza karar verecekler”

Süper, dedi içinden doğum günümü çatışarak geçireceğimi hiç düşünmemiştim.
devam edecek...

28 Eylül 2012 Cuma

Anzaklar ve biz

Australian and New Zealand Army Corps. Türkçe karşılığı Avustralya ve Yeni Zelanda Kolordusu kısaca ANZAC Türkçeleştirdiğimiz şekliyle ANZAK. 1. Dünya Savaşında İngilizler için Çanakkale,Ortadoğu ve Avrupa da pekçok cephede savaşmışlar. Her sene Çanakkale Savaşlarının yıldönümlerin Ülkelerinden kalkıp Türkiye 'ye gelip Şafak Ayinlerini yapıyorlar. Dedelerinin mezarlarını görmek için yaşadıkları sıkıntıyı düşünün. Yaklaşık 24 saatlik uçak yolculuğu, İstanbul Çanakkale arası transfer,konaklama vs. Anzac ismini soyadı olarak da kullananlar var ayrıca. Sıkı durun bu anlattıklarım bir şey değil.Avusturalya da bu günler de yaşanan tartışmayı aktarayım. Çanakkale Savaşlarının 100. yıldönümü 2015 yılında, Avusturalya Hükümeti 8000 Yeni Zelanda 2000 kişi sınırlaması getirmiş. Niye Gelibolu daki alanın küçük olmasından. Müthiş tepkiler alınmış, sadece kan bağı olanlara izin verilse 1 milyonu geçer diye. Bu arada kan bağı olmayanlar isyan etmiş. Kura çekimi ve kontenjanın arttırılması tartışılmaya başlanmış. Bir sömürge ordusu olmakla gurur duymak.
Bu haberi okuyunca aklımdan onlarca şey geçti. Keşke Milli Bayramlarda Çanakkale, Sakarya hatta Yemen,Mısır (Kanal Savaşları) daha aklıma gelmeyen, pek çok şehidimizin kanının suladığı yerlere geziler olsa.Çocuklarımız,biz kitabı açıp okumanın yanında o havayı koklasak, ayak basıp çekilen acıyı sıkıntıyı görsek diyorum. Okumak güzel ama Yemen sıcağının teni kavurması başka bir şey. Daha da önemlisi tarihe yön vermiş bir milletin evladı olarak geçmişimizle olan kopukluğumuz üzdü. Dedesinin mezarını bilmeyenler var. Çanakkale Savaşı Anzaklar için bana göre ise Çanakkale Destanı.
Dünyanın bir ucunda birileri köle gibi savaşmış dedesiyle övünüyor. Dünyanın merkezi sayılacak bölgenin sakinleri bizler onları seyrediyoruz.

26 Ağustos 2012 Pazar

FENERBAHÇE CUMHURİYETİ

25.8.2012 Cumartesi günü oynanan Fenerbahçe Gaziantep maçı skorundan çok Başkan Aziz YILDIRIM' ın açıklamaları ile akılda kaldı. Başkanımız hem Türk Futbolu hem de Fenerbahçe için çok yerinde bir müdahale yaptı. Alex için yapılan tezahuratların yanlış olduğunu onun  yerine tribünleri saha da ter dökenlere destek olmaya çağırdı.Takımın başında bulunan teknik kadroya sahip çıktı. Futbolumuzun geleceği için önemli bir dönüm noktası oldu.Yıllardır yabancı futbolcular,teknik adamlar ülkemize geldi. Ülkelerinde göremeyecekleri paraları ceplerine koydular ve bazen de hiç karşılığını vermeden ülkeyi terk ettiler.Sayısız örneği var. Dün Aziz Başkan herkesin gelip geçici olduğunu ama Fenerbahçe'  nin baki olduğunu kimsenin kulüpten daha büyük olmadığını ekranlarda söyledi. Artık takımdaki geçmişi, konumu ne olursa olsun her futbolcunun kendini ayrıcalıklı görmemesi gerekiyor. Yabancı futbolcu ve ya teknik adamı ülkemize gelsin ama yerli oyuncular ne şartlarda oynuyorsa onlara da aynısı uygulansın. İzinlerde, ödemelerde, idmanlarda ayrıcalıkları olmasın.
Neden Fenerbahçe Cumhuriyeti kavramı var diyenler sanırım tekrar düşündüler.

17 Ağustos 2012 Cuma

İYİ BAYRAMLAR

Ön sırada oturan Rıfat bu gün hiç yerinde durmuyordu. Kıpır kıpırdı. Gözü dışarda ,otogarda yolcusunu bekleyenler gibi, okulun bahçesine giren herkesi süzüyordu. Otogarda da yolcu otobüsleri indirme peronlarına yaklaşırken, bekleyen kalabalık hareketlenir, firma ismi okunacak kadar yaklaşınca otobüse doğru hamle yapılır. Eğer yolcular arasında beklenenler görülmezse geriye çekilinir. Şayet firma, plaka bazen de renk kontrollerinden sonra gelen otobüs beklenen ise yolcularla göz teması kurma çalışmaları başlar. Araç durduğunda kapıya mümkün olan en yakın noktada karşılama merasimi yerini alır. Rıfat da bahçe kapısında birisi belirdiğinde hareketleniyor  ve oflayarak nöbetine devam ediyordu. Tabi bu durum öğretmenin gözünden kaçmıyordu. Sabrı tükenen öğretmen patladı " Rıfat dersi dinlemeyeceksen bahçeye çıkabilirsin!" dedi. Önce kızardı Rıfat kafasını kaldırdı ama cevap da veremedi. Sınıfdaki sessizliği gene öğretmeni bozdu: "Ne o cevap da yok? Kim var bahçede oğlum kimi bekliyorsun?"  Rıfat " Şey dedemi bekliyorum da. Bu gün okuluma beni ziyarete gelecek de ondan yani dışarı bakıyorum." diyebildi. Derken imdadına zil sesi geldi herkes teneffüse çıktı. Bahçeye indiğinde ise dedesi ve babasını onu beklerken buldu. Hızla yanlarına koştu. Sarılıp öpüştüler ve günlerdir, saatlerdir  beklediği hediyesini dedesinden aldı. Altın bir kola saatiydi. Koluna taktıklarında gene zilin sesi duyuldu ve herkes sınıflarına doğru koşturmaya başladı.
Sırasına oturduğunda herkesin gözü ondaydı. Rıfat da kol saatini göstermek için her şeye hazırdı. Saatin olduğu kolu kaldırmalar, çıkarıp isteyen herkese göstermeler, sık sık kurmalar… muradına ermiş bir çocuk olarak heveslerini tatmin ediyordu. 1980 li yılların başında saat çok önemli bir hediye idi. Pili olmadığı için kurulması gerekirdi. Genelde akşamları yatmadan kurulurdu ki gündüz saat olmadık bir zamanda durmasın. Artık herkesin ilgi odağıydı büyük bir zevkle gelen soruları cevaplıyordu.
“ Altın mı lan yoksa acayip parlıyor?”
“ Yok gümüş, tabi ki altın”
“ Kim aldı bu saati sana ?”
“ Dedem “
Gün Rıfat ‘ın günüydü. Sınıfa giren güneşi saatiyle etrafa yansıtmayı keşfetmesi çok sürmedi. Bense arka sırada film izler gibi seyrediyordum. İçimden, dedem sağ olsaydı bana da saat alır mıydı dedim. Çünkü babam dört yaşında babasız kalmıştı. Annem ise ben beş, altı yaşlarındayken babasını kaybetmiş. Anlayacağınız ben dede yüzü görmedim.  Zihnimin bir köşesinde her hangi bir kayıt yok anlayacağınız. Anneannemde ben bir yaşındayken vefat etmiş. Sadece babaannemi bilmiştim. Rıfat ‘ın sevinci aslında benim  içimi acıtıyordu. Ama bu da O’ nun suçu değildi.  
Nerden çıktı bu yazı derseniz yaşıtlarımdan hala dedesi, anneannesi ve ya babaannesi sağ olanlar var. Onların içinden atalarını ziyareti kesenler, kızabilenler vs. duydukça şaşırıyorum. Benim gibi hiçbirini görmeseydiler acaba gene böyle hoyratça davranırlarmıydı acaba? Kaybedilmeden de kıymetlerini bilin onların.
İyi bayramlar …

12 Ağustos 2012 Pazar

ALTIN KIZLAR


Sevgili dostlar
İki gün önce İyi Haberlerde Var yazımı yazdığım sırada Aslı Çakır Alptekin ve Gamze Bulut Türk Spor tarihine muhteşem bir imza attılar. Pek çok ilki bize yaşattılar. Elemelerde bir kategoride birden fazla sporcu ile yer almamızdan altın ve gümüş madalya almamıza kadar. Dikkat ettiyseniz Jamaika, ABD atletizm yarışlarında her branşda birden fazla sporcu ile yarıştılar.Hatta bazılarında rekabet kendi sporcuları arasında geçti.Kızlarımızın yüreklerine sağlık. Yazıyı bugüne sarkıtmamın sebebi doping kontrollerini beklememdir. Çünkü madalya sahibi bayan halter sporcularımız yasaklı ilaç kullanmaktan müsabakalardan men oldukları için olimpiyatlara katılamadılar. Ben dikkatinizi başka yönlere çekmek istiyorum. Devşirme sporcularımız nerede ve ya olimpiyatlara katılanlar ne kadar başarılı. Yabancı isimlerine kafiyeli Türkçe isimler koyduğumuz bu sporculardan olimpiyata gidenler dereceye giremedi. Bir dönem madalya kazananlar ise sakat oldukları için zaten Londra'ya gitmedi. Sonuç muhtaç olduğumuz kudret kendi topraklarımızda kendi içimizden çıkanlardadır. Kendi kendimizin değerini bileceğiz ve sahip çıkacağız. Devşirme sporcusu olmayan ülke çok az diyebilirsiniz kabul ediyorum ama devşirme yapacaksak da Ülkemize katkı yapacak sporcular olsun.
Atletizmdeki başarının başka anlamı nispeten daha çok güç gerektiren halter,güreş gibi dalların haricinde de var olduğumuzu göstermesidir. Çünkü halter ve güreşdeki başarılı olduğumuz dönemlerde avrupalılar bizleri sadece bu ağır sporları yapabilen kaba güce sahip olduğumuz yakıştırmasını yapmıştı.
Bu arada Nevin Yanıt, her ne kadar madalya kazanamasa da final yarışındaki rakiplerinin sıradışı performansı göz önüne alındığında takdire şayan yarışlar çıkarmıştır.
Umarım bu kızların akibeti Süreyya Ayhan a benzemez. Nice başarılara imza atarlar.

10 Ağustos 2012 Cuma

UMUTSUZ OLMAYALIM

Bugünlerde ülke gündemimiz ne kadar acılarla,karanlık senaryolarla dolu farkındamısınız ?Şehit haberlerini olmadığı gün yok. Suriye de şiddet her geçen artmakta. Nusaybini ve Suriye sınırı görmüş biri olarak akan kana tepkisiz kalmamız mümkün değil.Sınır boyu giden ipek yoluda denen yolda görevim gereği yolculuk yaptığım yıllarda hep şunu düşündüm bu sınır böyle olmamalı diye.Çünkü mevcut sınır Nusaybini ikiye böler.Yarısı bizimdir yarısı Suriyenin.Bu ne demek amcanız Türkiye de ama dayınız Suriye de. Bu konuda bir film bile çekilmiştir.
Sıkıntılı konuları saymakla içinizi sıkmak, ruhunuzu daraltmak değil niyetim. Son bir haftada basında dikkatimi çeken iki habere değinmek istiyorum. Bu süreçde içimizdeki sıkıntıları bir nebze de olsa azaltacak cinsden. Aşağıdaki linki tıkladığınızda Rize'nin İkizdere İlçesinin Tozköy sakinlerinin sokak lambalarına anahtar takarak sadece dışarı çıktıklarında lambaları yakarak elektrik tasarrufu yaptıklarını göreceksiniz. Temel fıkrası gibi gelebilir ilk bakışda peki bir de başka pencereden bakalım: kamu kaynaklarının har vurup harman savrulduğu bir zamanda bir avuç insan yaşadığı tüm zor şartlara rağmen tasarruf edecek bir formül buluyor. Yaklaşık 1300 m. rakımda Karadeniz'in sert coğrafyasına inat bunu yapıyorlar.
http://www.yenisafak.com.tr/Aktuel/?i=400505&k=k1

Diğer haber ise Foça da terör örgütünün hain eylemi sonrasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi her gruptan ama özellikle 0 Rh (-) grubu kan aradığını Twitter'dan duyurmasından 20 dakika sonra kan ihtiyacını gidermesidir. Ayrıca hastaneye kan vermeye gidiyorum diyenden ne taksi ne de otobüs şoförleri ücret almamıştır. Hala gavur İzmir kelimesini kullanan zavallıların olduğunu da düşünürsek her şeye rağmen bu Ülkenin vatandaşları isterse ne zaman nelere kadir olacağına örnek bir olaydır.

Sevgili dostlar!Gündem karanlık da olsa bu günlerde iyi haberler de var.

20 Temmuz 2012 Cuma

KIBRIS BARIŞ HAREKATI


20 Temmuz 2012, Kıbrıs Barış Harekatının 38. yıldönümüydü. Türk Silahlı Kuvvetleri 415 Kara, 65 Deniz, 5 Hava, 13 Jandarma olmak üzere toplam: 498 şehit ve 1.200 yaralı vermiştir. Kıbrıs Türkleri genel olarak 1672 ölü ve binlerce yaralı vermiştir. Ne acıdır ki 20 temmuz 2012 tarihli gazeteler bu konu üzerine fazla gitmedi. Sadece görsel medya da KKTC nin yaptığı törenler dile getirildi. Halbuki yaz rehavetinin iyice hissedildiği bu günlerde gündem çok da yoğun değildi. Bana daha da acı gelense kaba bir tabir ama kimse kusura bakmasın balık hafızalı olmaya başladık. Balık hafızasının en basit tarifini veriyorum:Sepetle balık avı yapılır. Balığın sığabileceği ve üstte bulunan bir deliği olur, resimde görüldüğü gibi.Sepetin dibine ekmek gibi balığı cezbedecek yem konur. Balığın dolaştığı bölgelere bu sepetler bırakılır. Balık sepete üstünden girmeyi becerir ama karnı doyunca kafayı yukarı kaldırıp çıkamaz.

Cengiz Topel ise bu harekat esnasında ilk pilot şehidimizdir. Naaş Rumlardan uzun uğraşlar sonucu alınmıştır. Bu nedenle o sene doğan çocuklara, okullara ve diğer açılışı yapılan kamu binalarına adı verilmiştir. Vatandaşı ile bürokratı ile şehidimizin adı yaşatılmıştır.
Ama nedense günümüzde bu hassasiyetler giderek azalmaktadır. Örneğin terörle mücadelede eğer o gün bir iki şehit varsa pek oralı olunmuyor. Ne acıdır ki kayıp sayısı yüksek olduğunda günlerce haber oluyor. Nasıl saldırılmış, nereden gelinmiş, bir an da uzman patlaması yaşanıyor (kimbilir kaçı bölgeyi gördü) her kanalın uzmanı ayrı. Halbuki tek şehit de bizim sekizde bizim. Tüm şehitlerimizin ruhu şad olsun.