Bir meddah gibi söze girelim ve başlayalım hikayemizi anlatmaya...
İnsan yıllar geçtikce unutulmasın hep hatırlansın dediklerini sadece yazarak saklayabiliyor. Bende aklımda kalmasın dediklerimi burada yazmaya ve sizlerle paylaşmaya karar verdim. Umarım bu sayfalara sık sık uğrarsınız. Her türlü görüşünüze açık olduğumu baştan da söyleyeyim. Lütfen yorumlarınızı esirgemeyin. Açılış yazımı hazırlarken daha az yoruldum itiraf edeyim malum ilkler zordur her işte, bu ilk yazımda öyle oldu ama aklımda kalmasın dediğim başlıyor...
İlkokul yıllarımdı yani 1980 lerin başı. O zamanlar kurşun kalemler sadece tahtadandı; şimdiki gibi hazır ucu satılan kalemler yoktu. Babam her zaman için her şeyi tasarruflu kullanmamızı isterdi. Mesela, boş kâğıtların arka yüzünü kullandırır, eskiler atılmaz saklanır gibi. Kalemimin boyunun kısaldığı bir gün, elinde tahtadan bir kalem boyunda bir şey uzattı bana. "Kalemin boyu kısalmış bir sap yaptım sana dedi." gülerek Şaşırdım, elime aldım şöyle bir inceledim son derece düzgün tıraşlanmış bir ağaç parçası, ucu açılmış tam bir kalemin sığabileceği genişlikte. "Nasıl kullanılacak peki bu?" diye sorduğumda, kalemi aldı eline, taktı sapı ve geri uzattı. "Artık kalemin kalan kısmını da kullanabilirsin" dedi.
Boyu kısalan kalemin yerine normal bir kalemim olmuştu ve kalemi dibine kadar kullanabilirdim artık. Tabi çok işime gelen bir durum değildi bu ! Yeni bir kalem almak varken, ama o zamanlar babalar ne derse o yapılırdı malum. Bilenler bilir, olmaz denmezdi. Gerçi hala vardır belki eski baba profillerinden ama sayıları giderek azalıyor. Bu da ayrı bir konu aslında. Resimdeki kalem daha kullanılabiliyor bu sap sayesinde. Neredeyse kalemi bitiriyorsunuz. Oysaki kalemin yarısına geldiğinizde tutma sıkıntısı başlar normalde. Nasıl büyüdüğümüzü sanırım anlatabildim bir parça. Napıcan bu devir bu muhabbeti diyenler olacaktır. Ama nereden nereye geldiğimizi asla unutmamak gerek. Babama bu kalem sapını yaptıran kendi çocukluğu ve öğretmenlik yıllarında yaşadığı sıkıntılar değildi sadece. Her şeyi sonuna kadar değerlendirmek fikri öğretmen okulunda öğretilmişti. Bu okullar da köye gidecek öğretmen adaylarına marangozluk, hayvancılık, çiftçilik gibi köyde lazım olacak konular ders müfredatındaydı. Öğretmen okullarının temeli aslında köy enstitüleri idi. Onun da öncesinde Eğitmen Okulları kurulmuştu. Esas çekirdek de eğitmen okullarıydı. Pek çok okulu ilk öğrencileri inşa etmiştir. Başlarında ustalar; okulun öğretmenleri, öğrencileri elele kendi binalarını yapmışlar. O zaman için yeni kurulmuş olan cumhuriyetin kolu kanadı bugünkü gibi güçlü değil. Yapılacak çok iş var, ama para ve imkan yok. Hal böyle olunca, öğretmen usta, öğrenci çırak olmuş kendi suyunu getirmiş, yolunu düzeltmiş. Öğrenci seçimi de enteresan, şöyle ki; köylerden seçiliyor. Dönemin bakanının şehir kökenli adayların köylere yollandığında oralarda kalmak istemeyeceğini kabul etmiştir. Düşünün 1940 lı yılları köylerimiz ne halde? Su yok, yol yok doğa şimdikinden acımasız ve sert. Eskinin kışlarının tarifi bir iki metre kardır hep. Tayin gününü bekleyen birisi etrafına nasıl faydalı olabilir denmiş, köyde hayatını sürdürebilecek insanlar eğitilmiş. Okulunu bitirip görev yerine vardığında örneğin babam kendisine verilen evi onarmış, bir kümes yapıp içinde tavuğunu yetiştirmiştir. Sonuçta süryani köyünde müslaman bir öğretmen kendi ihtiyaçlarını karşılamak zorundaydı. Öğretmenler sadece eğitimle ilgilenmiyor okuldan aldığı bilgiler ile köy hayatına katkıda bulunuyordu. Mesai kavramı yok. Bu insanlar köylerini aydınlatan bir ışık olmuş; gündüz çocuklarını, akşamları büyüklerini çalıştırmış. Hala babamın atölyeyi andıran alet birikimi vardır. Bu insanlar ülkenin büyüme, demokratikleşme sıkıntılarının ortasında böyle bir mesleğe sahip olmuşlardı. Asker gibi disiplinli, tutumlu ve el becerileri yüksek öğretmenlerdiler. Küçük bir tahta kalem sapında nerelere gittik ne konulara daldık bu vesileyle bu memlekete alın terini dökmüş ama adları hiçbir zaman bilinmeyecek insanları da yad etmiş olduk. Ülkemiz büyüyor gelişiyor ve nereden geldiğimizi bilirsek geldiğimiz yerin kıymetini daha çok anlarız ve sahipleniriz.
Bir meddah gibi bitirelim lafımızı:
"Bu kıssadır bir mecmua kenarına kaydolunmuş, bizde gördük söyledik. Sakiye sohbet kalmazmış baki. Her ne kadar sürç-i lisan etmiş isek affola, inşallah gelecek sefere daha güzel bir hihaye söyleriz."
Sağlıcakla kalın...
"Bu kıssadır bir mecmua kenarına kaydolunmuş, bizde gördük söyledik. Sakiye sohbet kalmazmış baki. Her ne kadar sürç-i lisan etmiş isek affola, inşallah gelecek sefere daha güzel bir hihaye söyleriz."
Sağlıcakla kalın...

