25 Mayıs 2012 Cuma

KURŞUN KALEME TAHTA SAP TAKTINIZ MI HİÇ?

HAAAK DOSTUM HAAAK!



Bir meddah gibi söze girelim ve başlayalım hikayemizi anlatmaya...
İnsan yıllar geçtikce unutulmasın hep hatırlansın dediklerini sadece yazarak saklayabiliyor. Bende aklımda kalmasın dediklerimi burada yazmaya ve sizlerle paylaşmaya karar verdim. Umarım bu sayfalara sık sık uğrarsınız. Her türlü görüşünüze açık olduğumu baştan da söyleyeyim. Lütfen yorumlarınızı esirgemeyin. Açılış yazımı hazırlarken daha az yoruldum itiraf edeyim malum ilkler zordur her işte, bu ilk yazımda öyle oldu ama aklımda kalmasın dediğim başlıyor...

İlkokul yıllarımdı yani 1980 lerin başı. O zamanlar kurşun kalemler sadece tahtadandı; şimdiki gibi hazır ucu satılan kalemler yoktu. Babam her zaman için her şeyi tasarruflu kullanmamızı isterdi. Mesela, boş kâğıtların arka yüzünü kullandırır, eskiler atılmaz saklanır gibi. Kalemimin boyunun kısaldığı bir gün, elinde tahtadan bir kalem boyunda bir şey uzattı bana. "Kalemin boyu kısalmış bir sap yaptım sana dedi." gülerek Şaşırdım, elime aldım şöyle bir inceledim son derece düzgün tıraşlanmış bir ağaç parçası, ucu açılmış tam bir kalemin sığabileceği genişlikte. "Nasıl kullanılacak peki bu?" diye sorduğumda, kalemi aldı eline, taktı sapı ve geri uzattı. "Artık kalemin kalan kısmını da kullanabilirsin" dedi.


Boyu kısalan kalemin yerine normal bir kalemim olmuştu ve kalemi dibine kadar kullanabilirdim artık. Tabi çok işime gelen bir durum değildi bu ! Yeni bir kalem almak varken, ama o zamanlar babalar ne derse o yapılırdı malum. Bilenler bilir, olmaz denmezdi. Gerçi hala vardır belki eski baba profillerinden ama sayıları giderek azalıyor. Bu da ayrı bir konu aslında. Resimdeki kalem daha kullanılabiliyor bu sap sayesinde. Neredeyse kalemi bitiriyorsunuz. Oysaki kalemin yarısına geldiğinizde tutma sıkıntısı başlar normalde. Nasıl büyüdüğümüzü sanırım anlatabildim bir parça. Napıcan bu devir bu muhabbeti diyenler olacaktır. Ama nereden nereye geldiğimizi asla unutmamak gerek. Babama bu kalem sapını yaptıran kendi çocukluğu ve öğretmenlik yıllarında yaşadığı sıkıntılar değildi sadece. Her şeyi sonuna kadar değerlendirmek fikri öğretmen okulunda öğretilmişti. Bu okullar da köye gidecek öğretmen adaylarına marangozluk, hayvancılık, çiftçilik gibi köyde lazım olacak konular ders müfredatındaydı. Öğretmen okullarının temeli aslında köy enstitüleri idi. Onun da öncesinde Eğitmen Okulları kurulmuştu. Esas çekirdek de eğitmen okullarıydı. Pek çok okulu ilk öğrencileri inşa etmiştir. Başlarında ustalar; okulun öğretmenleri, öğrencileri elele kendi binalarını yapmışlar. O zaman için yeni kurulmuş olan cumhuriyetin kolu kanadı bugünkü gibi güçlü değil. Yapılacak çok iş var, ama para ve imkan yok. Hal böyle olunca, öğretmen usta, öğrenci çırak olmuş kendi suyunu getirmiş, yolunu düzeltmiş. Öğrenci seçimi de enteresan, şöyle ki; köylerden seçiliyor. Dönemin bakanının şehir kökenli adayların köylere yollandığında oralarda kalmak istemeyeceğini kabul etmiştir. Düşünün 1940 lı yılları köylerimiz ne halde? Su yok, yol yok doğa şimdikinden acımasız ve sert. Eskinin kışlarının tarifi bir iki metre kardır hep. Tayin gününü bekleyen birisi etrafına nasıl faydalı olabilir denmiş, köyde hayatını sürdürebilecek insanlar eğitilmiş. Okulunu bitirip görev yerine vardığında örneğin babam kendisine verilen evi onarmış, bir kümes yapıp içinde tavuğunu yetiştirmiştir. Sonuçta süryani köyünde müslaman bir öğretmen kendi ihtiyaçlarını karşılamak zorundaydı. Öğretmenler sadece eğitimle ilgilenmiyor okuldan aldığı bilgiler ile köy hayatına katkıda bulunuyordu. Mesai kavramı yok. Bu insanlar köylerini aydınlatan bir ışık olmuş; gündüz çocuklarını, akşamları büyüklerini çalıştırmış. Hala babamın atölyeyi andıran alet birikimi vardır. Bu insanlar ülkenin büyüme, demokratikleşme sıkıntılarının ortasında böyle bir mesleğe sahip olmuşlardı. Asker gibi disiplinli, tutumlu ve el becerileri yüksek öğretmenlerdiler. Küçük bir tahta kalem sapında nerelere gittik ne konulara daldık bu vesileyle bu memlekete alın terini dökmüş ama adları hiçbir zaman bilinmeyecek insanları da yad etmiş olduk. Ülkemiz büyüyor gelişiyor ve nereden geldiğimizi bilirsek geldiğimiz yerin kıymetini daha çok anlarız ve sahipleniriz.
Bir meddah gibi bitirelim lafımızı:
"Bu kıssadır bir mecmua kenarına kaydolunmuş, bizde gördük söyledik. Sakiye sohbet kalmazmış baki. Her ne kadar sürç-i lisan etmiş isek affola, inşallah gelecek sefere daha güzel bir hihaye söyleriz."
Sağlıcakla kalın...

21 Mayıs 2012 Pazartesi

MÜJDE! ARTIK YAYINDAYIZ


    Haak dostum Haak!


     Bundan sonra artık bu sitede yayın hayatıma başlıyorum.Yaşımın kemale olan erişiminin artması sebebi ile yazı yazma zamanımın geldiği kanaatine vasıl oldum.Öncelikle şunun altını çizmek istiyorum bu konuda yüksek motivasyon kaynağım kardeşim Gökhan Atılgan' dan bahsetmek istiyorum. Kendisi benden önce www.derhule.blogspot.com  adresinde yazın hayatına başlamıştı ve bana da sürekli yazma fikrini tıpkı eski taş ustalarının ince ince taşa şekil veren sabrıyla aklıma nakşetti. Kaliteli bir hayatın olmazsa olmazlarından biri insanın kendisine koşulsuz destek verebilecek kardeşlerinin olmasıdır. İşte Gökhan Atılgan böyle biri.Bu arada kız kardeşimin de hatrını yemeyelim. Sesi şimdiden kulaklarımda "abiiii beni unuttun diye..." Benim imla kılavuzum endişeye mahal yok, abinin en önemli yanı güçlü hafızasıdır. İlk yazı denemelerimi www.ekolaykitap.blogspot.com sitesinde yazmama izin veren Hikmet Yılmaz' a teşekkürü bir borç bilirim.

     Gelelim sitemizin tanıtım işlemlerine bu isim nereden geliyor?

      AKLIMDA KALMASIN DEDİKLERİM

     Zaman su gibi akıp gidiyor. yaşananlar hep hafızanın muhtelif noktalarında kendine kaybolmayacakları bir yer arıyor. genelde çoğu da yok olup gidiyor. İnsan her gün her an yeni bilgilere ulaşır ve kullanmadığını da çarçabuk siler. Babam bizlere derdi ki " kağıt ve kalemim varken kendimi hatırlamak için niye yorayım." Bende aklımda kalmasın dediklerimi burada biriktirmeye karar verdim. E artık bilgisayar çağındayız  değil mi? Kağıt kalem kullanmak nostalji oldu.
   emeddah ismine gelince meddahlığın tarifine gerek var mı ? Bilmeyenler için kısa bir tarif yapayım:

    Türk Dil Kurumunun sözlüğünde "Taklitler yaparak, hoş hikâyeler anlatarak halkı eğlendiren sanatçı" diye tarif eder. Geleneksel Türk tiyatrosunun en önemli kollarından biri olan Meddah canlandırma ve benzetme öğelerinden yararlanarak öykü anlatma sanatıdır. Meddah söze Haak dostum Haak! diyerek girer.Kökleri 14.yy dayanır. Saraylarda başlamasına rağmen zamanla halka mal olmuştur.Bu günlerde stand up show denilen işi atalarımız eskiden meddah adı altında yapıyordu. Elinde bir değnek, omuzunda büyükçe bir mendil  ve bir de tabureleri vardı. Bu kelimenin kaybolmaması için sitemde kullandım. Türkçe kelime kullanımının giderek azaldığı hayatımızda kendimce  yürüttüğüm  mücadelenin bir parçası olsun istedim. Anlamsızca yabancı kelimeleri Türkçeleştirme çabalarının olduğu bir dönemdeyiz.Geçenler de Ankara Bahçelievler Semtinin meşhur 7. Caddesinde dolaşıyordum.Bu arada pek çok anım var başkentte, o günleri hatırlarken cadde de dikkatimi çeken Türkçe işyeri adının olmaması idi. İnsanı biraz üzen bir durum açıkcası...
 

   

Hanımefendiler ve beyefendiler !
Blogumu ziyaretinizden ve yorumlarınızdan eksik bırakmayınız.
Blogumun emekleme  safhasında desteğinize çok ihtiyacı olacaktır, bazen tatlı bazen hüzünlü sohbet konularımız olacak Lütfen beni yalnız bırakmayın
O zaman yelkenler fora diyelim coşku dolu bir giriş olsun yolumuz açık olsun...

 çiçeklerin nasıl suya ihtiyacı varsa bloglarında ziyaretçiye ihtiyacı var.


Bir meddah gibi bitirelim lafımızı:

" Bu kıssadır bir mecmua kenarına kaydolunmuş, biz de gördük söyledik. Sakiye sohbet kalmazmış baki. Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola, inşallah gelecek sefere daha güzel bir hikaye söyleriz"
Sağlıcakla kalın...