22 Haziran 2012 Cuma

HAYATIN İÇİNDEN-1


HAYAT DENEN OKUL

Ilık bir ilkbahar sabahı, kışın yıprattığı tabiat kendini yenilemek için hazırlanıyor. Ağaçlar yeni yapraklarıyla parlarken, kuşlar minik yavrularının gözünü açmasını bekliyordu. Evden ayrılıp işe doğru yol alırken; kaderde bugünleri de görmek varmış diye söylendi kendince. “Günaydın ! “ diyen kapıcıya geç de olsa cevap verdi. Genç yaşına rağmen hayat tecrübesi çok olan kapıcı kendisini işe alan eski yöneticisinin arkasından acıyan gözlerle uzun uzun baktı. Artık onun bu dalgın hallerine O da alışmıştı.
“Eski gülen yüzü kalmadı adamcağızın” dedi içinden. “O günden beri böyle boynu bükük gelir gider oldu evine, resmen nazara geldi” diyerek sabah temizliğine devam etti.
Servise bindiğinde kafasındaki soru işaretini bitirmişti. Bu müdürlüğü bırakıp kızakta beklemek fikri en doğru karardı. Sakinliğe ve dinlenmeye ihtiyacı olduğunu kendiside kabullenmişti. Zaten yaklaşan mahkemenin sıkıntısını atlatmak için izin almayı düşünüyorken bu görev değişikliği ilaç gibi gelecekti. Tek başına odama oturur hazırlıklarımı tamamlarım zaten bunca çalışmanın karşılığı ne alabildim ki diyerek son noktayı koydu. Doğru bir karar aldığına artık şüphesi kalmamıştı. Artık sadece odasını nasıl toplaması gerektiğine odaklanmıştı. Geri makamına atanma ihtimaline göre bir plan yaptı sonra hiç dönmeyecek gibi toplanmalıyım dedi. Bir de baktı ki; herkes servisten inmiş, hemen toparlanıp çantalarını eline alıp hızlı adımlarla binanın merdivenlerini tırmandı. Odasının kapısını açarken biraz içi burkularak da olsa içeri girdi. Burayı adam etmek için amma da uğraşmışım dedi. Niyet neydi akıbet ne oldu derler ya demek bu günler için söylenmiş bu söz diye mırıldanarak koltuğuna oturdu. Etrafına bakıp nereden başlamalı diye düşünürken samimi olduğu elemanları odaya girdi. Herkes biraz hüzünlüydü. Ayrılığın kasvetli havası odayı doldurmuş, donuk bakışlar arasında çıt çıkmadı bir süre.
“ Kırtasiye malzeme ihtiyacı olan var mı aranızda” diyerek söze girdi. Ani çıkışı havayı dağıttı birazcık. “ Bakın giderayak eksiğinizi tamamlayalım yeni gelen müdürden istemek zorunda kalmayın.” Bu sayede hem oda toplanmaya başladı hem de hüzün yerini gerçeğe bıraktı. Teyzesini kaybettiği gün hastanede kaldığı odanın boşaltılışı gözünün önüne geliverdi. Yaklaşık bir yıl sonra gene acı içinde bir odadaydı ve bu sefer kendi eşyalarını topluyordu. Durakladı içinden “ umarım bu son oda toplayışım olur” dedi. Sınav için aldığı kitapları gelecek gördüğü Niyazi’ye, devam eden dosyaları sağ kolu  Mesut’a bırakırken iki saatte her şey taşınmaya hazırdı. Hep beraber eşyaları aşağı indirip Niyazi’nin arabasıyla yeni odasına götürüp bıraktılar.Eşyaları bırakınca elemanlarıyla vedalaştı; kapısının her zaman açık olduğu, her türlü sıkıntılarında gelebileceklerini söyledi. Onları uğurladıktan sonra koltuğuna oturup, tek başına kalınca içi karardı, sıkıntılandı. Ömür dediğin sürekli öğrenmektir, hiçbir zaman çok biliyorum demeyeceksin derdi her zaman. Hayat okulu bu defa yalnızlık bölümüne almıştı onu. Bu güne kadar mühendisken ekipleri, müdürken kalabalıkları idare etmişti. Ama şimdi yalnızlığı idare edecekti. Bir süre boş boş baktı duvarlara, koridorun sessizliğini fark etti. Binanın en üst katında olmasından mıdır yada buradakilerin kendisiyle aynı konumda olmasından mı hiç gürültü yoktu. Tam bana göre bir yere gelmişim dedi. İhtiyacım olan sükunet burada fazlasıyla var diye düşünürken ilk kez gülümsedi. Odanın manzarası da gayet güzeldi. Uzun kavak ağaçları ilkbaharın parıltısını yansıtıyordu. Hele ağaçların ardında dalgalanan dev Türk Bayrağı sanki gökyüzüne el sallar gibiydi. Bu arada eski odasından daha büyük bir odaya yerleştiğini fark etti. Gerçi ilk kapısını açtığında depo olarak kullanılıyor olması canını sıkmıştı ama boyanıp temizlenince bayağı çehresi değişmişti. Zaten kaderim kötü odaları tımar etmek diye aklından geçirdi. En iyisi şu poşetlerimi yavaş yavaş boşaltıp yerleşeyim diyerek ceketini çıkarıp işe koyuldu.
Bu arada eski elemanları merdivenlerden sessizce inerek odalarına doğru yürümekteydiler. Maçı kaybetmiş moralsiz bir taraftar gurubu görüntüsü veriyorlardı. Yedisi de sessiz adımlarla odalarına girip işlerinin başına geçti. Birbirlerine belli etmek istemeseler de hepsi içinden beraber geçirdikleri günleri düşünüyorlardı. Büyük oda da Mesut sessizlik bozmak istedi: “ Aslında bizim müdür için iyi oldu be, adam bi kafasını dinlesin.” Niyazi söze karıştı:” Hastasıydı cenazesiydi derken bi de bu gözaltı adamı resmen bitirmişti, hayırlısı bakalım” . Mesut:“kolay değil kardeşim her şey üst üste geldi, dayanmak zor tabii” . Bu arada içeri giren vatandaş onların tekrar işe dönmelerini sağladı.
Kapı çok sert bir şekilde çalındı, masasına eşyalarını yerleştiriyordu, gözleri irkilerek kapıya yöneldi. Gel demeye fırsat kalmadan içeri gürültüyle eski arkadaşları girdi. İkisiyle aynı odada çalışmış ve pek çok anıları vardı. Ortak yönleri çoktu: çocukların yaşları ve sayıları, hanımların işleri vs.
“Kardeşim yeni görevin hayırlı olsun”
“Sağol canım hoş geldiniz. İlk ziyaretçilerim siz oldunuz”
“Bize de bu yakışır değil mi?”
“Kapıyı sert vurunca korktun değil mi?”
“Ne korkması, hayret bir şey biraz tırsdım sadece”
“Ne güzel manzaran var “
“Ondan bu odayı seçtik arkadaş”
“Burası ne olarak kullanılmış önceden biliyor musun?”
“Depoya çevirmişler, dolaplar, kurumun bayrakları falan vardı. Bayağı kötüydü.”
“Yok yok fena olmamış. Güle güle otur bakalım.”
“Sağolun”
“Vay be, bundan altı yıl önce bu odanın iki kat aşağısında beraber oturduğumuz günler aklıma geldi birden”
“Bir şey söyleyeyim mi? En güzel günlerimiz o zamanlarmış.”
“Doğru söylersin”

            Eski günleri konuştuktan sonra aldığı kararı beraber tartıştılar. Yeni görevin kabul ediş sebeplerini, sonuçlarını ve beklentilerini irdelediler. Hayatında ilk kez mahkeme önüne çıkacak olmanın sıkıntısını paylaştı. Acaba nasıl olacaktı, ne sorular gelecek ve ya neyi anlattıracaklar. Bu arada çaylar geldi. Avukatıyla yaptığı görüşmeyi anlatmaya başladı: Sanık sayısının ortalamanın üstünde olması yüzünden duruşmanın nasıl olacağı konusunda net bir şey söylemediğini, zaten bu kadar kişiye yetecek adliyenin salonun olmadığından bahsetti. Altı aydır sohbet konuları neden gözaltına alındığı, mahkeme günü, kanunlardaki ve uygulamadaki aksaklıklar üzerineydi. Giderek daha çok sıkıntı veriyordu kendisine ama ister istemez bu konular her sohbetin içinde yer alıyordu.
Eski dostları ayrıldıktan sonra okumak için getirdiği kitaplara baktı. Hangisinden başlamalıydı; bu dönemde roman türü okumak daha mantıklı geldi. Kitap okuyarak boş zamanını değerlendirecek hem de dikkatini dağıtmış olacaktı. Yoksa tek başına oda da kafasını kurcalayan soruların içinde kaybolup gideceğini düşünüyordu. Cezaevindeki arkadaşları ne yapıyordu acaba? Kimlerle kalıyorlardı? Tinerci, hırsızlık gibi suçlarından yatanlarla aynı yerde kalmıyorlar olsalardı keşke. Ya aileleri onlar ne yapıyordu? Tutuklu yakınları daha çok yıpranıyordu sanki. Kocaları olmayınca eşlerin yükü iki katına çıkıyor daha kötüsü birde çevrenin tepkisi, tekrar tekrar cevabı verilen merak dolu sorular ekleniyordu. Niye tutuklandı? Bundan sonra ne olacakmış? Ama en zor olanı bu durumu çocuklara anlatmak ya da yalanlarla avutmak. Yalanlarla ne kadar yol gidilebilir o da işin ayrı boyutu. Peki anneler, babalar; evlatlarının bu haberini alınca ne duruma düşüyorlardır kim bilir? Yıllarca hiçbir şeyi esirgemeden üzerine titrediği gözbebeğini bir anda demir parmaklıklar ardında görmeye nasıl tahammül edebilirlerdi?
Gözaltındaki günlerinde içeride olmanın en büyük sıkıntı olduğunu düşünmüştü. Ama serbest kalıp ailesine kavuştuğunda onların yüzlerindeki acının izlerini görünce fikri değişmişti. Çünkü içerideyken meseleyi takip edebilmek ve kafasındaki sorulara cevap bulma fırsatını bulmuştu. Neden tutuklanmış? Olayın sebebi? Diğer şüphelilerle konuşarak olayı anlamaya çalışarak biraz rahatlamıştı.  Ama dışarıdakiler, sadece avukatın ağzından çıkacak kelimelere ulaşabiliyordu. O da pek çok soruya cevap veremiyor, geçmiş örneklerle mukayese ederek şahsi yorumunu söylüyordu. Sonuçta onlarca klasör dolusu ifade o kadar kısa sürede nasıl okunabilirdiki?
Kitabı okumadığını ve sadece elinde tuttuğunu fark etti. Kaldığı yeri bile bilemedi acaba hakikaten okuyarak mı bu sayfaya gelmişti? Yoksa gözleri kelimelerin üzerinden kaymış gitmişmiydi? Çünkü geçtiği bölümleri yeniden okuyunca sanki hiç okumadığını fark ediyordu. Başını dışarıya doğru çevirince dalgalanan bayrağa takıldı gözü. İlkbaharın son esintileriyle tatlı tatlı dans ediyordu gökyüzünde, sanki kendisine artık kışın kasvetli havasının bittiğini ve güneşli günlerin geldiğini haber etmek ister gibi bir hali vardı. Uzun yenilgilerden sonra yorgun yüreği, dışına çıkmaya çalıştığı, değiştirmek, dönüştürmek istediği hayata iade etmişti kendini. Başladığı noktaya geri dönmüştü. Acılarını yenip yeniden mücadeleye başlamalıydı ama umutsuz, yenik, süngüsü düşmüş bir sürgün olmuştu. Bu odada bir süre bayrağı seyretmekten başka bir işi olmayacaktı artık.
Bu koridor niye sessiz bir inceleyeyim diyerek ayağa kalktı. Kattaki bütün odaların kapıları kapalıydı. Aklına o anda memuriyetin ilk yıllarında genel müdürlükteyken gördüğü manzara geldi. Yaşı ve kıdemi genç olmasına rağmen kurumu Ankara’ya sık sık görevli olarak gönderiyordu. Yaşça büyük bir arkadaşı onu genel müdürlüğün büyük kampüsünde küçük bir binaya götürmüş orada odalarda yan yana oturan ve sürekli ben filan ilde müdürken diye lafa giren insanların arasında çay içtiği günü hatırladı. Dışarı çıktıklarında abi kim bu adamlar diye sorduğunda; bunlar eski müdürler, burada kızakta yeniden görev alabilecekleri saati beklerler cevabını alacaktı. Ne kadar kötü bir durum diye düşünmüş acaba bir gün benim de başıma gelir mi demişti. On beş yıl sonra korktuğu başına gelmişti. Hem de hiç ummadığı bir zamanda.
Boş koridoru adımlarken kapılardaki isimlikleri okudu. Kimlerle komşuyum diye merakını gidermeye çalıştı. Cezaevindekilerin avluda volta atışını andıran durumundan rahatsız oldu ve odasına dönmeye karar verdi.

 devam edecek....